HALKÇILIKTA DİRETMEK

1 ay önce
153 kez görüntülendi

HALKÇILIKTA DİRETMEK

19/02/2020

HALKÇILIKTA DİRETMEK

Solcularımız, sosyalistlerimiz birbirlerine kızdıkları zaman içlerinde kabuk bağlamış bir hıncı dile getirmekten geri kalmıyorlar. Geçmişte yaşadıkları keskin ayrılıklar depreşiyor. Birbirlerini 30-40 yıl önceki dille suçlama yolunu seçiyorlar. Benim de eski bir Aydınlıkçı olduğum zaman zaman yüzüme vuruluyor. Bundan alınmıyorum. “Ne Amerika ne Rusya tam bağımsız Türkiye” diyen, halkların kardeşliğini savunan Aydınlıkçı kalmaya devam ediyorum. “Ne Amerika Ne Rusya” sloganı da aslında Aydınlıkçılardan çıkmış değildir. Bunu 1968’de Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali üzerine Mehmet Ali Aybar’ın yönetimindeki TİP ortaya atmıştı.

Benim sosyalistliğim 1960’ların başlarında öğretmen okulu öğrenciliğimde TİP’e ilgi duymamla başlıyor. 1967’de yüksek öğrenime başladığımda TİP’in sosyalist devrim tezine karşı Milli Demokratik Devrim tezi yaygınlaştı. MDD’ciler de kendi aralarında bölününce bir süre Kırmızı Aydınlıkçıların tarafında kaldım. 1970’de okuldan mezun olunca bu çizgiyi sürdürmekle birlikte göreve başladığım yerde hem Beyaz, hem Kırmızı Aydınlığı, Kurtuluş, İşçi Köylü, Kıvılcımlı’nın Sosyalist gazetesini izliyordum.

1971’de Mamak Askeri Tutukevine konulduğumda içerideki grupların hal ve hareketini izledikten sonra Şafak Davası’nda yargılanan arkadaşların komününde yer almayı tercih ettim.

1974 Affında cezaevinden salındıktan sonra bu ekip Halkın Sesi dergisini çıkardılar. Bu derginin okurlarından idim.

TÖB-DER’de her siyasi hareketin emrinde bir grup oluşturulduğu dönemde benim gibi düşünen arkadaşlarla 1975’te Devrimci Muhalefet Hareketi’ni kurduk. Daha sonra adımızı Yurtsever Öğretmen Grubuna çevirerek Yurtsever Öğretmen adında bir dergi de çıkardık. Diğer gruplarla birbirimize ver yansın ettik. En önemli görüşümüz Sovyetler Birliği’nin sosyalizmi bırakarak revizyonizme battığı dahası sosyal emperyalist bir ülke olduğu idi. Dolayısıyla Sovyet dostluğunu esas alan Birlik Dayanışma (TKP) ve Demokratik Merkeziyetçiler (TSİP) baş hedefimizdi.

GRUPÇULUĞU TERK EDEN İLK ÇEVRE

1978’e gelindiğinde, eğitim ve öğretmen sorunlarından çok yüksek politika ile uğraştığımızı, ayağımızın yere basmadığını fark ettik. Keskin söylemlerimizi hızla terk ederek, ikiye bölünmüş TÖB-DER’in bütünlüğünü savunmaya, eğitim ve öğretim sorunlarında bütün öğretmenleri birleşmeye davet etmeye başladık. Eğitimin ve öğretmenlerin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarılması için “Öğretmenlerin Ortak Açıklaması”nı yayımlayarak buna imza topladık, bunu bir kitapçık halinde basıp yaydık. Kavgalardan bıkıp usanmış ve kendini sahipsiz hisseden öğretmenler bu çıkışımızı coşkuyla karşıladılar.

Bu çabalarımız 1980 Ocak ayında Öğretmen Dünyası dergisi olarak kurumlaştı. Artık Grubumuz yoktu, “Bütün öğretmenleri kardeş kabul eden” bir dergimiz vardı.  Esası Yurtsever Öğretmen’den gelmekle birlikte daha önce başka gruplarda yer alan bazı öğretmenler ile Türk Dil Kurumu’nun devletleştirilmesinden sonra derneksiz kalan bazı Kemalistler bize katıldılar. Gene de uzun süre öğretmenler arasında grupçu hastalıklar sürdü. Örneğin 1986’da Abece dergisinin kurucuları, TÖB-DER’in son zamanlarında yönetimde olan 5 grubun temsilcilerinden seçildi. Dergilerimiz arasında güç birliği yapmak ve bunun için birlikte bir çay içme önerimiz bu dergi kurucuları tarafından reddedildi! Başkan Ali Bozkurt, bunlar arasındaki grupçuluk hastalığından yaka silkiyordu.

Yurtsever Öğretmen, TÖB-DER’deki gruplar içinde ayağı ilk yere basan, gruplar arası düşmanlığı reddeden ilk topluluktur. Diğer gruplara mensup birçok arkadaşın da görüşlerinin olgunlaştığına, eski düşmanlıkların törpülendiğine tanık olduk.

BÜTÜN ÖĞRETMENLERİN BİRLİĞİ

1990’da girilen sendikalaşma sürecindeki bölünmeyi ve bizim tutumumuzu ayrıca anlatacağım. Ben Aydınlık gazetesinde yazılar yazmakla, Ulusal Kanal’da programlar yapmakla birlikte derginin başında bulunan bir kişi olarak bağımsız düşünmek ve davranmak için Aydınlıkçıların partilerine uzun süre üye olmamakta direndim. Hoş üye olsaydım da tutumum değişmezdi ve nitekim öğretmenlikten emekli de olduktan bir süre sonra bazı üye arkadaşların ısrarı ile İşçi Partisine üye oldum. (1997

Fakat çok gitmeden işler ters gitmeye başladı. Parti adım adım yön değiştiriyordu. İşçi sınıfı ideolojisini terk ederek onun yerine burjuva ideolojisinden alınma milliyetçilik gibi ideolojiler yerleştirmeye başladılar. Milliyetçilik partinin yönünü 180 derece değiştirdi. Bir süre bu gidişe muhalefet ettim. Sonunda “Benim üye olduğum parti bu değildi” diyerek 2011’de gerekçelerimi sıralayarak istifa ettim. İstifa dilekçemi de birçok arkadaşla paylaştım ve yayımladım. Onlar da beni ihraç etmek için Yüksek Disiplin Kurulu’na verdiler ve usule de uymayan bir işlemle ihraç ettiler. (2011)

Gelelim, hâlâ eski defterleri karıştıran ve 1960’larda, 1970’lerde kimin daha doğru yolda olduğunu konu edinen arkadaşlara. Söyler misiniz bana, o dönemlerde büyük hatalar yapmayan sol bir siyasi hareket var mı? O günden beri siyaset hercümerç oldu. Kimisi belki daha da olgunlaştı, kimisi “sosyalizmde ekmek yok” diyerek o günlerde savunduklarının tam tersi tezleri savunur hale geldi. Sol kamuoyu bunları büyük bir şaşkınlıkla izliyor.

YERİNDE SABİT DURMAK

Ben ise (elbet birçok arkadaş gibi) sosyalist olduğumdan beri temel görüşlerimde ısrar ediyorum. Aynı davadan yargılanmadığım için imzam bulunmayan “Savunma”daki saf ve yürekli görüşleri esas alıyorum. “Savunma”, 1960 sonrası devrimci hareketler içinde Türkiye tarihini en yetkin bir dille anlatan tek yapıttır. Ne yazık ki onu hazırlayanların çoğu şimdi o görüşleri reddediyor.

4 Kasım 2018’de bir vesile ile paylaştığım “Yeniden Dizilelim” ve 13 Şubat 2020 tarihli “Hangisi Daha İyiydi?” başlıklı yazılarımda da anlattığım gibi, Türk solunun, geçmiş hatalardan arınarak ve geçmişlerini birbirlerinin başına kakmayarak, omuz omuza vermesinin zamanı çoktan gelmedi mi? Türkiye gemisi batmakta!

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık