Evet dostlar, hayli geç de olsa öğrendim ki, harı-narıyla, yaz mevsiminin en sıcak günlerine rastlayan ve bu sebeple takvimlerde “eyyam-ı buhûr” denilen kavurucu bir temmuz sabahıymış; meğer fakirin yaşam denilen şeye maruz kaldığı gün: Doğum günü…

Dostlar, herkese kader olan coğrafyanın bize ziyadesiyle nasıl bir “keder” olduğuna dair doğum günümü vesile kılarak yurdum fanilerinin o “Hüzünlü Yazgı”sına bir küçük şerh düşeyim dedim. Hani olur ya, “Bin vuslata bedel bir şirin tebessüm olsundu…”

Esasında Üstad Y. Bülent Bakiler’in (1);

“…

Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç

Çok kere şükrederek kalktığım soframda

Ya soğan ekmek olurdu yahut bulamaç.

Anadolu’yum ben acılı mahzun.

Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç…”

 

Diyerek türlü yokluk/yoksunluklarıyla anlattığı, Anadolu’nun asırlara uzanan kederli makûs talihi, yöreye/töreye ehil ol(a)mayanların bileceği şey değildi, doğrusu…

Her türlü fukaralığın kahırlı, kederli yazgısında, koyun-kuzu/tarla-tapan çokça çocukluğunu yaşayamayan balalar ancak, okul zamanı kelle kâğıdına kavuşabildiğinden ve böylece nüfusa kaydedilebildiğinden tarih, evet doğum tarihleri, ekseriyetle ayın birinden başlardı ve bu hakikatten uzaktı.

Bir zamanların “kelle” kağıdı

Okullaşmanın henüz yaygınlaşmadığı, eli sopa tutan her çocuğun okuldan önce tarla tapan ekiminde, çoban/hodağ olarak hayvancılıkta, üretim ameliyesine eklemlenip, şehir merkezine uzak küçük köylerde, daha ziyade kerpiç, metruk bir köy evinde, tek muallimle yapılan tedrisatın da pek rağbet görmediği demlerde, özellikle 70 öncesi doğumlular, bilhassa bahar-yaz aylarında, yaylalarda doğan ve ancak geç güz deminde kışa doğru obaya/kışlağa dönen, yarı göçer aşiret çocukları, hayli gecikmeli olarak, nüfus kayıt gibi cezai/mali yaptırımından tamamen, olmadı kısmen kaçınmak suretiyle ağırlıklı olarak takip eden senenin başında doğmuş ‘krismus bebesi’ olarak kaydediliyorlardı (Bu hususta ilgili mevzuattan kaynaklı farklı sebepler de muhtemeldi.)

Modern zamanlarda, giderek aşina olduğumuz doğum günü kutlamaları, yer yer şölene dönüşen, böylesi günün bildik nümayişleri, muhabbetleri sür-git devam ederken, evlatlarımız da her defasında farklı varyantları ile dinlediği, yöre sosyolojisinin el vermediği anlatımlarımızdan dolayı artık sorgu sual etmez olmuşlardı.

Ama taşındığımız her semtte hiç hazzetmesek de asgari nezaket gereği iştirak ettiğimiz, kimi şölene dönüşen doğum günlerinde, arkadaşlarının olmayan doğum günlerimize dair sonu gelmez sualleri, burçlara dair bir dolu lakırdı ve hele o “yükseleni” üzerinden yapılan ferahfeza sohbetler, yer yer akla ziyan kişilik okumaları, yarınlara dair deruni öngörüler ve dahasıyla, her konuda sözün sohbetin keyifli adamı babalarının durumuna adeta yazıklanan evlatların/balaların o mahzun bakışlarına dayanamayan “baba üreği” ile gecikmeli de olsa gayrı bu mevzuyu hale yola koyacaktım.

Yakın uzak, koşut-karşıt burçlarıyla doğum günümü hatta yükseleni/düşeniyle essahtan öğrenmeliydim artık. Üşenmedim; doğum/ad günü konusunda anacığımla iz sürmeye koyuldum.

Zilan Deresi yaylası… yok yok, o değil, orda bir xeyr-bereket görmemiştik. Dumanlı Yaylası’ndan sonra gittiğimiz, sonradan Gule Teyzemi verdiğimiz Zeynel Köyü’nde bir gece konaklayıp vardığımız Bahattin Ağa’nın Ziyaret Yaylası’ydı…Sen, Sitte’nin Ewdo, Makbule’nin; Xezal, Fatme’nin; Nesim, aynı senenin kuzularıydınız…Hatırladım! Yay/yaz ortası, serçe yavrularının yuvadan düştüğü demlerdi…Kuzu kırkımı başlamıştı, baban o sene kuzu kırkımı ziyafetinde yaptığımız geleneksel seleqeli/sac kavurması için çok güzel, bir oğlağın etini alacak genişçe bir saç tava (sel), oba ahalisine yetecek kadar qurara dew (ayran aşı) pişireceğim bir sitil (kazan) almıştı.

Yayla zamanı, siyah kıl çadır ve kocaman sacta pişen seleqeli yemeği

Iğdır’da hasadı kaldırıp dönerken Erciş’ten, bir de vakitli vakitsiz zoma’ya inen eşkıyalar ve konaklar için o güne kadar kimsede olmayan pencereleri de olan “Alatepe” dediğimiz bir çadır getirmişti de obadaki herkes “Hayırlı olsun”a gelmiş, birlikte kurmuştuk, kara çadırımızın yanı başına… Nazarından dolayı oba ehlinin sakınıp her gördüğünde Felak/Nas surelerini okuduğu, henüz dua bilmeyen çocukların o ayıp totemle (2) nazar savdığı meşhur gök göz Sitte kadının, kem nazarı ile sapasağlam bir ineğimiz o akşam nağır yolunda düşüp ayağını kırmıştı…

Anacığımın hadiseyi ampirik verilerle delillendirmesinin sonu gelmiyordu bir türlü…Daha nice olay ve durumla anlatımını sürdürdükten sonra, o sene yaylamızda eşkıyaların bilmem kaçıncı defa muhasara edildiği, “Kaçak Yasin’in öldürüldüğü gündü,” üzerinden yürüdüm.

Zira, yörede konar-göçer aşiretler içinde mühim, haber değeri olan ve yıllardır dillerden düşmeyen destansı bir anlatıydı; Eşkıya Yasin’in yer yer hazin dokunaklı hikayesi…Bu somut, kaydi veriyi, anamın ve köy ahalisinden diğer ileri gelenlerin anlatılarını derleyip arkeologların kazı bulgularındaki dikkat ve ihtimamla tarihlemeyi yapmam gayrı kolay olmuştu…

Seneler sonra Ağrı Dağı’nın eteklerinden, Çemçe Yaylağı’ndan Sübhan’a dek korku salan, namlı her mafyöz yapı unsuru gibi çevreye bir parça adalet dağıtıcılığına da soyunan ve bu sebeple hayli çağdaşı Kürt/Azeri ‘Kul Tanesi’nin çocuğuna adını verdiği ‘Kaçak Yasin’in öldürüldüğü tarihi, zamanında Erciş ve Karaköse de yönetici olarak görev yapmış, iki emekli dostumuzun desteği ve adli kayıtlardan özellikle de yörede hayli ses getiren o operasyonda görev alan, kimi ödüllendirilen sıralı amirlerin anlatımından ince bir müfettişlikle tetkik takipten sonra vaziyeti vuzuha kavuşturmuştuk.

Evet, anacığımın anlatımını destekler mahiyetteki ampirik, kaydi verilerle sabitti ki; bir Temmuz’muş o ‘Kaçak/Eşkıya Yasin’ açısından netameli, fakir için kahırlı ama ata/anam için ziyadesiyle muştulu olan gün…

Vakti/saati olacaktı birde demi; yükselenine, yan yöre burçlarla olan alâkasına ermek içim tabii… Anacığım, ne zaman sorsam gününü hatırlamasa da doğum saatini, hiç tereddüt etmeden kat’i bir netlikle anlatırdı. Çünkü kirvemiz Gurgurro’nun kamyonunun vadinin karşı yamacındaki mezradan geçtiği saat idi. Sanırım, o tarihlerde yan yana 20 kadar kıl çadırın dizili olduğu zomamız/obamızın kurulduğu bakir doğasının bağrında tek keyifsiz ses çıkaran şey olduğu için sevimsiz/gürültücü manasındaki bu isimle anılan kamyon kirvenin adını da unutturmuş olmalıydı.

Kirvemiz Gurgurro’nun dağlar arasında, yeşil vadilerde homurdanarak ilerleyen kamyonu

Anacım, haftada bir İlçeye/Erciş’e gidenleri almak için karşı tepeden geçen kamyonunun vaktiydi işte, diyerek adeta herkesin aşina olduğu bir vakte de işaret ederdi ki; onu da tetkik ettim: Her hafta Pazartesi günü daha tan yeri ağarmadan, güneş doğmadan yukarı zomalardan/obalardan topladığı yük ve yolcuyla fakirin teşrif ettiği obadan geçerken vakit; kuşluk demine yakın, obanın muzip, nüktedan çokça bel altı/diz üstü lakırdılarıyla maruf Bij Cimo’nun tarifiyle,  sabah güneşine duran yayla kaplumbağalarının, seher güneş keyfini müteakip çalı diplerinde, çıkardıkları ritmik seslerden, aşina olanların bıyık altı tebessümle yek diğerinin dikkatini çektiği müstesna keyif zamanı, yani kaplumbağa hayvanının 08.00 sularına tekabül eden vakt-i cima demiymiş, efendim (;

Eşkıya Yasin, dağlar arasında

Hatta o gün, gece boyunca süren çatışmada aldığı kurşun yaralarından dolayı geceden beri inleyen ve Meşşedi’nin ifadesiyle işlediği cürümlerden, malını/namusunu zorla gasp ettiği garip gurebanın ahından dolayı ölüm döşeğinde/sekêrat halinde bir türlü ruhunu teslim edemeyen, hayli ağır zor zahmet can veren Kaçak Yasin’in başında ‘Yasin’ okuyan Hacı Dedemin Erciş kamyonunu kaçırdığı, ol sebeple kuzu yünlerinin ertesi haftaya kadar obanın önünde güneşte kuruyup solduğu, o sene yünlerden bir randıman alamadıklarını da eklerdi, anam her defasında.

Senesi, günü tam/tamam, saatini de aşağı yukarı tespit etmiş; böylece yarım asır sonra da olsa nur topu gibi bir “Doğum/Ad Günüm” olmuştu artık, şükürler olsundu…

 

Hnimiş;

(1) Üstad Y. Bülent Bakiler ki sultan şehir Sivaslı olarak bilinse de özünde Kafkas/Azeri kökenli olup 93 harbi muhaciri olarak Sıvas’a giden bir aileye mensuptur. Bu vesile ile şiir erbabı dostların Üstadın sesinden “Bilmem ki Nesin”i dinlemeleri hararetle tavsiye edilir ki şu mavi göğün altında hoşça bir dem olurdu…

(2) Zamane gençlerinin totem falan dediği, köy ortamında daha mektep/medrese görmemiş, dimağı malum sureleri ezber etmekten uzak sabilere; kem kötü gözlerden canı ve elbette canın yongası olan malı/heyvanı/sürüyü sakınmak için köyde nazarıyla bilinen kişilerden hele o çakır gözlülerden korunmayı teminen, yolda yolakda görünce, erkek çocukların sağ eli cebe sokarak usulca “maslahat ı şahane”ye hedef kişi yönünde istikamet vermeleri; kızların ise belli belirsiz bir refleksle sol elini poposuna götürüp öz özüne çimdik atması şeklinde formüle edilen ve yörede bir nevi Nazarsavar olarak yaygın kabul gören, hayli manidar bir ritüeldi…

 

Benzer Haberler

0 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir