MÜCAHİT HUN’DAN İKİ HÜZÜNLÜ HİKAYE

6 ay önce
20.713 kez görüntülendi

MÜCAHİT HUN’DAN İKİ HÜZÜNLÜ HİKAYE

11/03/2020

    ALTIN İSA EFSANESİ

NOT:Aşağıda okuyacağınız hikâye gerçektir. Ama yıllar geçtikçe yüzlerce versiyonu anlatılmış, ağızdan ağıza değişerek yayılmıştır. Böylece bir efsane doğmuştur. Önemli olan bu efsanenin detayında nelerin doğru olup olmadığı değil, efsanenin bizzat kendisidir. İyi okumalar diliyorum!

Vaktiyle Ağrı Dağı’nın Iğdır ovasıyla buluştuğu yerde, Karasu çayı kenarında Adetli isimli bir köy varmış. Bu küçük köyde İsa isimli genç bir adam yaşarmış. Ailesi oldukça yoksulmuş. Bütün Kürt aşiretleri gibi kendi aşireti de yarı göçermiş. Mayıs ayında yaylaya gidiyorlar, sonbaharda havaların soğumasıyla tekrar köylerine geri dönüyorlarmış. Bu durum İsa’nın çocukluğundan beri hep böyle olmuştu. Köyde okul falan da olmadığından İsa, çocukluğundan itibaren gününü hayvanlara bakmakla, çobanlıkla geçirmişti.

Kardeşlerinin sayısı çoktu. Bir tanesi doğuştan belden sakattı. Yürüyemiyordu. İki elinin gücüyle ancak sürünebiliyordu.  İsa, kardeşinin en büyük yardımcısıydı. Kardeşi, ne zaman ihtiyacı olsa İsa’ya seslenir, yardım isterdi. İsa da sevgi ve şefkat dolu birduyguyla çok sevdiği kardeşini sırtına alır, tuvalete gitmesine yardımcı olurdu. Bazen de kardeşini sırtına alır uzaklara götürür, onun her şeyi görmesini isterdi. Böyle günlerde sakat kardeşinin gözüne uyku girmez, ikide bir, “İsa yarın beni koyunların otladığı derin vadiye götüreceksin, değil mi?”  diyerek sorusunu durmadan tekrar ederdi. En büyük korkusu İsa’nın verdiği sözü unutmasıydı. Ama İsa öyle birisi değildi. Kardeşine karşı anlatılması zor, derin bir sevgi ve şefkatle bağlıydı. Onun uğradığı haksızlıktan kendisini sorumlu tutuyor, doğanın ve insanların adaletsizliğine ve acımasızlığına karşı içinde gizli bir nefret taşıyordu.

İsa, kardeşinin içini parçalayan sözlerini gülümsemeyle karşılar, gönlünü alır, onu teskin ederdi: “Elbette! Seni derin vadiye (neval) götüreceğim. Sana şilan meyvesi toplayacağım. Oralarda yabani elma da var. Birlikte yer, hoşça vakit geçiririz.” İsa arkasından hemen eklerdi: “Göreceksin bir gün çok para kazanacağım. Seni Ankara’ya götürüp ameliyat ettireceğim. Herkes gibi yürüyebilecek hatta koşabileceksin.” Kardeşi bu habere daha çok seviniyor, İsa’nın zengin olması için kendince dua ediyordu.

Gel zaman, git zaman İsa büyür, askerlik zamanı gelir. İsa, köyden ayrılırken sakat kardeşi hıçkırıklara boğulur. Kendisini sanki ölüme terk edilmiş gibi hisseder. İsa, kardeşini alnından öper, “Bak göreceksin, her şey çabuk geçecek! Yakında askerliğim bitecek, geri döneceğim,” diyerek teselli etmeye çalışır. İsa ailesiyle vedalaşıp köyden uzaklaştıkça içine bir hüzün çöker, gözyaşlarına engel olamaz. Yaşamın haksızlığına kızgındır. Ama çaresiz olduğunu da bilir!

İsa, askerliğini uzak bir ilde tamamlar. Az da olsa okuma yazma öğrenir. Türkçe konuşması daha da akıcı olur. İzin almadan askerliğini tamamlar, köyüne döner. Aradan 1,5 yıldan fazla zaman geçmiştir ama köyde değişen bir şey yoktur. Sadece sakat kardeşini biraz daha büyümüş bulur. Hasretle birbirlerine sarılırlar. Sakat kardeşi yalvarır gibi konuşur, “İsa, bir daha beni yalnız bırakma!”

Ama yaşamın gerçekliği acıdır. İsa, para kazanması gerektiğini bilmektedir. Bir sabah sakat kardeşini sırtına aldı, Karasu çayı kenarına götürdü. Askerlik anılarından bahsetti, evine odun taşıdığı subay karısının kendisiyle nasıl cilveleştiğini falan anlattı. Bu konuşmalar sakat kardeşinin hoşuna gitti, garip sesler çıkararak gülme krizine tutuldu.

İsa birden ciddileşti, kardeşinin elini tuttu: “Biliyorsun sana söz verdim. Para kazanıp seni iyileştireceğim. Köyde para kazanmam mümkün değil. Büyük şehirlere gidip çalışmalı, para biriktirmeliyim. Seni yine yalnız bırakacağım.” İsa, daha sözünü bitirmeden sakat kardeşi sessizce ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Gözyaşları Karasu çayına döküldü, suya karışıp uzaklara gitti.

İsa, bir tanıdığının yardımıyla Ankara yakınındaki bir çiftlikte iş buldu. Yine çobanlık yapar ama arada bir Ankara’ya gitme şansı olur. Şehri dolaşır, kalabalıkların arasına karışır ama ne yapsa sakat kardeşi gözlerinin önünden gitmez. Bir gün utana çekine bir doktora gider kardeşinin durumunu anlatır, böyle bir ameliyatın maliyetini sorar. Doktor yüksek bir rakam telaffuz eder: “Neresinden baksan 10 milyon tutar! Çünkü iki yıl arayla üç-dört ameliyat gerekebilir.” (1980’li yılların başında 1 dollar 100 TL’dir)

İsa çiftliğe döner. Aldığı maaşın hesabını yapar. En az 30 yıl çalışmalıydı ki bu parayı biriktirebilsindi! Umutsuzluğa kapılır, bir sabah patronun huzuruna çıkar, bir yalan uydurur, köyüne dönmesi gerektiğini söyler. Altı ay boyunca kazandığı parayı ister. Patronu cimri davranır, hakkını eksik verir. İsa’nın zenginlere ve para sahiplerine nefreti daha da artar. Çiftlikten ayrılır, Iğdır’a doğru yola çıkar.

Ankara  OtobüsTerminaline gelir. Otobüs biletini alır, koltuğa yerleşir. İçinde derin bir huzursuzluk ve üzüntü vardır. Yaşlı bir adam yanına oturur. İsa saygıda kusur etmez, yaşlı adamın rahat olması için elinden geleni yapar. Otobüs hareket eder. Aralarında Kürtçe bir sohbet başlar. İsa, sohbetin tam ortasında nedensiz bir şekilde gözlerini camdan dışarı döndürmekte, dalgın dalgın uzaklara bakmaktadır. İsa’nın huzursuzluğu yaşlı adamın gözünden kaçmaz, İsa’yı sorgular. Yol uzundur. İsa acele etmeden, yavaş yavaş ama üzgün bir ses tonunda hayatını özetler. Yaşlı adamı bir düşünce alır. Sakat kardeşine yardım edemediği için kalbi yaralı bu gence acır.

“İsa, sana bir sır söyleyeceğim ama bunu kimse bilmesin!”

Yaşlı adam ağzını İsa’nın kulağına dayar, fısıldayarak konuşur. İsa, arada bir, “Ben Ağrı Dağı’nı adım adım bilirim, bizim yayla yerimizdir,” diyerek söze girer. Yaşlı adam konuşmasını tamamladıktan sonra elini cüzdanına attı. Derisi pörsümüş, yırtılmış cüzdanın bir köşesinde saklı duran demir para büyüklüğünde sarı renkte, hafif çukur, kenarları düzgün kesilmemiş bir madeni sikkeyi eline alır.

“İşte bahsini ettiğim altın bu!”

İsa, altın parayı eline alır evirir çevirir, aklına binbir düşünce gelir.

“Bu parayı bana kaça satarsın?”

“Satmam! O bir hatıradır. Değerini de bilmiyorum.” 

İsa cüzdanına davranır.

“Cüzdanımda 150 bin TL var. 100 bin versem olur mu?”

Yaşlı adam, İsa’nın gözlerine bakar. Az önceki umutsuz genç gitmiş yerine umut dolu bir genç gelmiştir. Doğrusu bu gencin kafasında nelerin geçtiğini bilmiyordu ama bu parayı çok istediği belliydi. 100 bin TL’ye anlaşırlar.

Otobüs Erzurum’a varınca İsa saygılı bir şekilde yaşlı amcanın elini öper. “Iğdır’a gitmekten vazgeçtim. Birkaç gün Erzurum’da kalacağım!”

İsa, Erzurum sokaklarını arşınlarken yaşlı adamın kulağına fısıldadığı olayı düşünüyordu. Kuyumcular sokağına girdi. Gelişigüzel bir kuyumcudan içeri girdi. Elindeki altın sikkenin fiyatını sordu. Kuyumcu sikkeyi eline aldı, evirdi çevirdi, merakla sordu: “Bundan çok var mı?”  İsa sessiz kaldı. İnsanoğlunun para karşısındaki acizliğini ve zafiyetini bildiği için bir şey söylemedi. İsa’nın sessizliği kuyumcuyu daha da heyecanlandırdı: “Bu eski bir para!”

İsa utangaç (!) ve cahil (!) köylü havasında sordu:

“Fiyatını bilmek istiyorum! Elimde bundan çok var!”

Kuyumcu, İsa’nın oturmasını istedi. Koşarak dükkandan çıktı. Yaşlı ve beyaz sakallı birisiyle geri döndü. Yaşlı adam Bizans parasını eline aldı. Dişiyle ısırdı. Kasadan bir katalog çıkardı. Oradaki para resimleriyle karşılaştırdı. Nadir bulunan bir para olduğuna emin oldu. Kuyumcuyla yaşlı adam sessizce konuştular. İkisi de heyecanlıydı. İsa olup biteni hem büyük bir dikkatle izliyor hem de kendisine cahil bir köylü havası verip çayını yudumluyordu.

Beyaz sakallı adam: “Eski bir para! Bronzdan yapılmış. Altın olsaydı değeri çok olurdu.”

Otobüsteki yaşlı adam bunun altın olduğunu söylemişti. Belli ki kuyumcu onu kandırmaya çalışıyordu.

Beyaz sakallı adam İsa’ya yaklaştı:

“Bu paranın bir tanesine 1 milyon veririm. Elinde kaç tane var.”

İsa zekâsını kullandı. Kuyumcu üzerinde cahil ve dünya bilmez bir köylü izlenimi bırakmak istiyordu:

“Ben bir çobanım. Arkadaşımla birlikte Ağrı Dağı’nda koyunları otlatırken bir mağarada bu paralarla dolu bir sandık bulduk. İçinde başka şeyler de vardı. Iğdır’da satmak istemedik çünkü Iğdır küçük bir yer. Akrabalarımızın hele ağanın haberi olsa her şeyi elimizden alırlar. Bu yüzden Erzurum’a geldim.”

Beyaz sakallı adam yerinde duramıyordu.

“Şöyle yapalım! Başka kuyumcuya gitme. Sana 10 milyon avans vereceğim. Sen Iğdır’a dön. Bir hafta sonra Iğdır’a geleceğim. Seni nasıl bulacağım?”

“Iğdır’da Şimşek otel var. Siz oraya yerleşin. Ben gelir sizi bulurum. Olur mu?”

Beyaz sakallı adam Bizans parasını geri vermek istemedi. İsa itiraz etti:

“Ortağım çok belalı birisi. Parayı görmezse çok yüksek fiyata sattığımı, ona az para verdiğimi düşünecek. Paraı bende kalsın ki ortağımın bana güveni azalmasın.”

Beyaz sakallı adamöneriyi makul buldu. 10 milyon lirayı ve Bizans altınını İsa’nın eline sıkıştırdı. Her ikisi de son derece mutlu bir havada ayrıldılar.

İsa, kuyumcular çarşısından uzaklaştı. Tekrar orada görünmesi doğru olmazdı. Bir otele yerleşti. Yatağına uzanıp uzun uzun sigara içti. Derin düşüncelere daldı: “Demek ki bronzla altın birbirine benziyor!” diye iç geçirdi. Aklına başka bir fikir geldi. Otelden dışarı çıktı. Caminin altında başka kuyumcular vardı. Oyuncakçı dükkanı buldu. Plastik bir ayı aldı. Kuyumcuya gitti:

“Sizden ricam bu plastik ayının benzeri bronz bir ayı yapmanızı istiyorum. Bizim oralarda bronz ayının uğur getirdiğine inanılıyor.”

Kuyumcu dudağını büktü: “Yaparız ama çok para eder!”

“Ne kadar?”

“2 milyon eder!”

İsa pazarlık yaptı. 1,5 milyona razı oldular. İsa, yarım milyonu avans olarak hemen çıkarıp verdi.

“Ne zamana hazır olur?”

“Yarın sabaha!”

Ertesi gün İsa, yanında bronz ayıyla Iğdır otobüsüne binmiş, hayal üzerine hayal kuruyordu.

Köye geldiğinde en çok da sakat kardeşi sevindi.

“Ameliyat parasını getirdin mi?”

“Az kaldı! Yakında seni Ankara’ya götüreceğim.”

İsa, akşama doğru çocukluğu birlikte geçmiş, en çok güvendiği arkadaşının evine gitti. Elbette, başından geçen her şeyi anlatmadı. Kimseye tam güvenemiyordu. Para insanları baştan çıkaran bir şeytan gibiydi! Sadece istediği şeyleri yaparsa çok para kazanacağını söyledi. 1 milyon lira verdi.

“Bu işin başlangıcı! Kimse bilmeyecek. İşkence de görsen söylemeyeceksin! Söz mü?”

“Söz!”

Aradan bir hafta geçti. Beyaz sakallı kuyumcu Iğdır’a gelmiş olmalıydı. İsa, Şimşek otele gitti. Umduğu gibi beyaz sakallı adam gelmişti.

İsa, güya çok dikkatliymiş havasında beyaz sakallı adamın kulağına fısıldadı:

“Burada olmaz! Odanıza çıkalım!”

Odada baş başa kalınca İsa, beyaz sakallı adama kısa bir açıklama yaptı:

“Ortağımla saydık. Bu paradan 150 adet var. Ayrıca ayıya benzer bir şeyler de vardı. Bir tanesini yanımda getirdim.”

İsa, ceketinin içinde özenle sakladığı, bez parçalarına sardığı bronz ayının kafasını uzaktan göstermekle yetindi. Sonra alelacele tekrar bez parçalarına sarıp koynuna yerleştirdi:

“Bu ayıdan büyükten küçüğe tam on iki adet var! Ben en küçüğünü getirdim.”

Beyaz sakallı adam bunun da altın olduğuna ve antik bir değer taşıdığına emin oldu.

Pazarlığa başladılar. Bir ara İsa öneride bulundu:

“Benim ortağım bir çoban. Bu gibi şeylerin değerini pek bilmez. Siz bana 50 milyon verin ben ortağı devreden çıkarayım. 150 altın sikkeyi ve 12 ayı parçasını size getireyim. Pazarlığımızı o zaman yapalım. Ne dersin?”

Bu öneri kuyumcunun hoşuna gitti. Üzerinde 60 milyon lira vardı. 50 milyonunu gözünü kırpmadan İsa’ya teslim etti. İsa ayrılmadan önce iyice tembihledi:

“Benden haber bekleyiniz! Yarın bütün her şeyi alıp buraya getireceğim. Yalnız paramı peşin isterim.”

İsa, otelden ayrıldıktan sonra beyaz sakallı adam Erzurum’a telefon açtı, oğlundan para getirmesini istedi.

İsa, at arabasıyla köye dönerken cebinde 50 milyon lira ve bronz altın ayı vardı. Akşam olunca arkadaşının evine gitti. Arkadaşı bekârdı. Yalnız yaşıyordu. Bu durum İsa’ya güven veriyordu. Paranın büyük kısmını arkadaşına emanet etti ve tembihledi: “Yarın Doğubayazıt üzerinden Adana’ya gideceğim!”

İsa, uzun bir yolculuktan sonra Adana’ya vardı. Bu arada Şimşek otelde İsa’yı beklemekten yorulan Erzurumlu kuyumcu da aldatıldığını anlayıp Erzurum’a geri döndü. İsa’nın ne adını ne de köyünü biliyordu. Polise de gidemezdi çünkü tarihi eser kaçakçılığından başı belaya girecekti.

İsa, Adana’yı turladı. Birisi otel sahibi, ikisi kuyumcu ve biri benzin istasyonu sahibi olmak üzere dört kişiyi kafaya aldı. Her birinden beşer milyon avansı cebine koydu. Cebinde özenle taşıdığı küçük bir defteri vardı. Zor da olsa müşterilerinin isimlerini yazıyor hangi gün Iğdır’da olacaklarını not alıyordu. İki hafta arayla olacak şekilde müşterilerine Şimşek otelde randevu verdi. Her seferinde elinde Bizans paralarından 150 adet olduğunu üstelik 12 adet çeşitli boylarda altın ayı olduğunu eklemeyi unutmuyor, sıkı sıkı, tembih ediyordu. “Pazarlığımızı ve teslimatı Iğdır’da yapacağız. O yüzden yeterli parayla gelin!”

Önce Adanalı otel sahibi geldi. İsa, 100 milyon alıp, onu Iğdır’dan eli boş yolcu etti. Aynı şekilde Adana’dan gelen diğer misafirlerden de 100’er milyon alıp onları da aynı şekilde eli boş yolcu etti.

Bir akşam arkadaşının evinde oturup paraları saymaya koyuldular. İsa para saymaktan yorulup vazgeçti. Sigarasını tüttürüp derin hayallere daldı. Bu arada farkında olmadan hem sigara kullanımını artırmış hem de gelişigüzel barlara takılıp alkol alıyordu. Odanın bir köşesinde kasa kasa bira şişeleri vardı.

İsa, paraları heyecanla sayan arkadaşına nasihatte bulundu. Paraları evde saklama, bir demir sandığın içine koy, köyden uzakta bir kayanın dibine yerleştir. Yerini senin bilmen yeterli! Bakarsın beni yakalayıp işkence ederler, yerini söylemek zorunda kalırım.”

Birden yeni kararını açıkladı: “Yarın Trabzon’a gideceğim!”

Doğubayazıt üzerinden Trabzon’a gitti. İsa artık rolünün ustası olmuştu. Yırtık pırtık elbiseler giyiyor, kendisine masum ve cahil köylü havası veriyor, elindeki Bizans sikkesinin değerini bilmeyen birisi havasında konuşuyordu. Kısa sürede iki mandıra, bir lokanta ve bir otobüs şirketi sahibini kafaya aldı. İki hafta arayla olacak şekilde Şimşek otelde randevu verdi. Iğdır’a döndü.

Her şey istediği gibi gidiyordu. Bir hata yapmadan Şimşek otele gelen Trabzonlulardan da dünya kadar para koparıp onları eli boş yolcu etti. Trabzonlu otobüs işletmecisi uyanıktı. İsa otelden ayrılınca, İsa’nın kim olduğunu sordu. Resepsiyondaki genç adam, “Çok iyi tanımıyorum ama Adetli köyünde yaşıyor,” dedi.

İsa, geri gelmeyince Trabzonlu otobüs işletmecisi sorup soruşturdu, Adetli köyünde yaşayan İsa hakkında bilgi toplamaya çalıştı. Hatta cesaret edip bazılarına, define tuzağına düşürüldüğünü, büyük paralar kaptırdığını söyleyince, Iğdır’da laf kulaktan kulağa dolaştı. Çok geçmeden Iğdırlılar, İsa’nın arkasında dolaşmaya başladılar. En zenginleri İsa’yı kolundan tutup bir köşeye çekiyor, “İsa, babalarımız dosttur. Sen defineyi niye yabancılara satıyorsun. Aynı parayı ben vereyim, bana sat!”

İsa, nerdeyse cebine zorla konulan paraları alıp köye dönüyordu. Iğdır’a geldiğinde binbir yalan uydurup ortağının bu fiyata razı olmadığını söylüyor, daha fazla para koparıyor, köyün yolunu tutuyordu. Başka bir gün zengin bir Azeri İsa’yı köşeye sıkıştırıyor, “İsa, biz kirveyiz! Başkaları ne veriyorsa ben iki katını vermeye hazırım,” diyor, milyonları zorla İsa’nın cebine sıkıştırıyordu.

İsa, büyük bir servet sahibi olmuştu ama kötü bir alışkanlığa da kendisini kaptırmıştı: Sigara ve alkol.

Iğdır’daki oteller ve hanlar ya İsa’yı yakalayıp ikna etmek ya da parasını geri almak umuduyla geri gelenlerledolup taşıyordu. İsa, artık Iğdır’a inmiyor, köyün ücra bir evinde saklanıyor, dolandırdığı insanların umutlarını kendisinden kesip dağılmalarını bekliyordu. Ancak bu bekleyiş uzun sürdü. İsa, sigara ve alkol tüketimini son haddine çıkarmıştı. Beş milyon doları vardı! Iğdır’ın en zenginiydi ama bunu sadece kendisi biliyordu.

Bir sabah İsa derin derin öksürerek uyandı. Balgamında kan vardı. Bir şeyden şüphelenmedi. Ancak kanama bir hafta devam edince, İsa özel bir araba kiralayıp Erzurum’a gitti. Gırtlak kanserine yakalanmış ama akciğere metastaz yapmıştı. Ölümü yakındı.

İsa’nın Erzurum’da olduğunu duyan ve ailesini çok iyi tanıyan Iğdırlı saygın bir isim ziyaretine gitti. İsa yatakta yarı ölü vaziyette uzanıyordu. İsa’nın dolandırıcılıklarını bilen hemşerisi, herhangi bir para veya altın peşinde değildi. Merak edip sordu:

“Bu aklı sana kim verdi?”

İsa yarı baygın gözlerini açtı, acı acı gülümsedi:

“Bir gün otobüsle Ankara’dan Iğdır’a dönüyordum. Yanıma yaşlı birisi oturdu. Doğubayazıtlıydı. Bana bir olay anlattı. Artık ölüm döşeğinde olduğum için o yaşlı adamın anlattıklarını size söylemekte bir sakınca görmüyorum.

İhtiyarın anlattığına göre, babası Ağrı Dağı isyanına katılmıştı. İsyanın son günleriymiş. Akşama doğru bir zaman uçaklar her yere bomba yağdırıyormuş. Babası kendisini bir kayanın arkasına atmış. Bir bomba yakınında patlamış. Babam birden bir çukura düşmüş. Çukur 3-4 m derinliğindeymiş. Ortalık asker kaynadığı için babam çukurun içinde sessizce oturmuş günün ağarmasını beklemiş. Sabah olunca içeri süzen ışıktan babam, çukurun bir mağara olduğunu anlamış. Yavaş yavaş mağaranın içine doğru gitmiş. Karanlık olunca çakmağını yakmış. Kocaman bir sandık görmüş. Tozlu sandığın kapağını açmış. İçi altın paralarla ve altın ayılarla doluymuş. Babam ceplerini altın paralarla doldurmuş, binbir zahmet delikten çıkmış. Bir kaya parçasını itekleyerek deliği kapatmış. Gizlene gizlene İran’a varmış.

Bir zaman Makü’de kalmış. Altın paraları bir torbaya koymuş, koltuğunun altında saklıyormuş. Bir gün yolu Tebriz’e düşmüş. Bir kuyumcunun önünden geçerken altın sikkelerden birisini çıkarıp kuyumcuya göstermiş. Antik paranın değerini anlayan kuyumcu bundan kaç tane olduğunu sormuş. Babam çok safmış. Koltuğunun altında sakladığı torbasını çıkarıp sikkeleri masanın üzerine boşaltmış. Kuyumcu kimse görmesin diye kapıyı arkadan kapatmış. Başlamışlar saymaya. Tam yüz elli bir sikke varmış. Kuyumcu eline kağıt kalem alarak hesaplar yapmış. Büyük bir para tutuyormuş:

“Bu kadar para bende yok! Bankaya gitmem gerekiyor. Yarın ödeme yapayım!”

Babam paraları tekrar torbaya koyarken kuyumcu müdahale etmiş, sanki babamı bir tehlikeden korumak ister gibi dostça uyarmış:

“Bu kadar altını yanında taşıma! Bizde kalsın! Dükkanımızın yeri bellidir.”

Babam, sikkelerden birisini alıp cebine koymuş.

“O zaman 150 sikkenin parasını yarın gelip senden alacağım!”

Babam ertesi gün kuyumcu dükkânına gitmiş. Kapalıymış. Bir şeyden şüphelenmemiş. Ertesi gün gitmiş. Dükkân yine kapalıymış. Babam bir hafta boyunca her gün dükkâna gidiyor ama dükkânı kapalı buluyormuş. Merak edip komşu kuyumculara sormuş, aldığı cevaba çok üzülmüş:

“Onlar Tahran’a taşındılar!”

Babam aldatıldığını anlamış, cebinde bir sikkeyle kör pişman Makü’yegeri dönmüş. Vefatından önce başından geçenleri bana anlattı: “Al bu sikkeyi iyi sakla! Bana bir hayrı olmadı, belki sana olur!” dedi.

Yaşlı adam otobüste bütün bunları benim kulağıma fısıldadı.  Ben de altı aydır Ankara’da bir çiftlikte çalışıyordum. 100 bin lira verip bu sikkeyi aldım. Erzurum’da bir kuyumcuda bronzdan bir ayı yaptırdım. Gerisini siz benden daha iyi biliyorsunuz.”

İsa zorlukla konuşuyordu, arada bir nefesi kesiliyor, bayılır gibi oluyordu. Bütün hikâyeyidikkatle dinleyen dostu ertesi gün hastaneye geldiğinde İsa’nın vefat haberini aldı. Cömert bir insandı. İsa’nın cenazesini alıp Adetli köyüne götürdü. İsa sessiz bir şekilde defnedildi. En çok da sakat kardeşi ağlıyordu:

“İsa, beni ameliyat etmeden öldün!”

İsa’nın kardeşleri toplanan paranın İsa’nın güvendiği arkadaşında olduğunu biliyorlardı. Paranın yarısını istediler. Adam inkâr etti: “İsa, paraları benim bilmediğim bir yere saklıyordu. Hiçbir şey bilmiyorum!”

İsa’nın kardeşi Jandarmaya gidip olup biteni anlatır. 12 Eylül Askeri Darbesinin yaşandığı yıllardır. Bir cemse komando köye gelir, İsa’nın güvendiği arkadaşını yakalayıp götürürler.

Adam yapılan suçlamalarıinkar edince ağır bir işkenceye alınır. Ayaklarını ters bağlayıp tavana asarlar, durmadan sopayla darbe indirirler. Adam bağırıyor, inliyor ama paraları sakladığı demir sandığı nereye sakladığını söylemiyordu. Sonunda sorgulamadan vazgeçtiler.

Adam köye döndü, aylarca sakat dolaştı. Kendisini iyi hissettiği bir gün paraları çuvala doldurup, Doğubayazıt üzerinden Batı Anadolu’da bilinmeyen bir şehre kaçtı. Yıllar sonra bir emlak zengini olduğu duyuldu amahesap sormak için her şey artık çok geçti!

   AZERİ JOKEY

1973 yılında (15 yaşındaydım) bugünkü Iğdır Belediye Binasının tam karşısında bir pastanemiz vardı. Bazı yaz ayları yaylaya gitmez, Iğdır’da kalır, ya pastane işlerine yardımcı olur ya da uçsuz bucaksız çayırları biçmek için İtalyan firması Lombardini marka biçer makinesinin pek de rahat olmayan koltuğuna oturur, benzin kokusuna ve sıcaklığa boğulmuş halde ot biçerdim. 1973 yaz ayında ot biçme işini kardeşim Ahmet üstlenmişti. Bana da pastane işlerini evirip çevirmek kalıyordu.

Latif isimli bir çalışanımız vardı. Kısa boylu ama hareketli biriydi. Boş durmazdı. Elinde beyaz bezle dolaşır, hem sipariş alır hem müşteriye hizmet sunar, boş kaldığında limonata, dondurma, sütlaç yapardı. Öğlen saatlerinde dayanılmaz bir sıcaklık ortalığı doldurunca eline kova alır, pastanenin önünden geçen çaydan su çeker, etrafı sulardı. Ortalığı çok geçmeden hoş bir serinlik doldurur, pastanenin önünden geçen fayton ve daşkaların (at arabası) toz kaldırmasına engel olurdu.

Pastanemizin yanında bir kahvehane vardı. Her sabah erkenden yaşlı bir amca kahvehanenin ön kısmındaki bir masaya yalnız başına oturuyor, elindeki bastonu çenesine dayayarak uzaklara bakıyor, gözleri dalıp gidiyordu. Latif bir ara kulağıma fısıldadı:

“Dikkat et! Birazdan bir fayton veya daşka geçince yaşlı adam elindeki bastonu sinirli bir şekilde yere vuracak, kafasını sallayacak, huzursuzluğunu belli edecek.”

Kaçınılmaz olarak beni bir merak aldı. O yıllar Iğdır’da birkaç taksi vardı. Her taraf fayton ve daşkayla doluydu. Faytoncular belediyenin önüne tek sıra halinde diziliyor, kocaman karaağaçların gölgesine sığınıp müşteri bekliyorlardı.

Bir faytonun yaklaştığını gördüm. Hem faytona bakıyor hem de gözlerimi yaşlı amcadan ayırmıyordum. Latif’in söylediği gibi fayton tam pastanenin önünden geçerken yaşlı amca elindeki bastonu sinirli sinirli beton zemine vurdu, ağzında bir şeyler geveledi, sonra sakinleşip gözlerini tekrar uzaklara dikti.

Bir gün yaşlı amca pastanemizin girişine yakın bir masaya oturmuştu. Hava boğucu ve sıcaktı. Bir bardak limonatayı yaşlı amcanın masasına koydum. Şaşkın gözlerle bana baktı:

“Ay oğul! Bir yanlışlık oldu. Ben limonata istemedim. Zaten param da yok!”

“Emmi (Amca)! Limonatayı ikram ediyorum. Para almayacağım.”

“Siz Mecit Bey’in oğlusunuz değil mi?”

“Evet,” deyip yanındaki boş iskemleye oturdum. Sıcaklıktan şikâyetçiydi. Iğdır merkeze yakın bir köyde oturuyordu. Her gün bu yolu yürüyerek gidip geliyormuş.

Meraklı bir gençtim.

“Emmi, beni bağışla, fayton veya daşka geçince niçin sinirleniyorsunuz?”

Emmi gülümsedi. Gözleri ışıldadı.

“Bu çok uzun bir hikayedir. Dinlemek ister misin?”

“Elbette!”

“O zaman beni iyi dinle! Başımdan geçenleri kimseye anlatmadım. Sen iyi bir gence benziyorsun. Babanın da bana çok emeği geçti.”

Limonatasından bir yudum aldı. O yıllar günlük defter tutuyordum. Temel Ural isimli çok değer verdiğim bir abim vardı. Anekdotlar ve fıkralar anlatır ben de O’nun anlattıklarını defterime not alırdım.

Bir çırpıda defter ve kalemi alıp geldim. Emmi konuşmaya başladı:

“Ben, Aras’ın öbür tarafında bugünkü Ermenistan sınırları içinde kalan Develi köyünde dünyaya geldim. İki erkek kardeşim iki kız kardeşim vardı. Babam Moskova’da bir harada (at çiftliğinde) seyis olarak çalışıyordu. İyi para kazanıyordu. Kendisi sık sık köye gelemiyordu ama bolca para gönderiyordu. Uzun yıllar babamı görememiştim. Bir gün babam çıkageldi. 13 yaşındaydım. Babam Moskova’ya dönerken beni de yanında götürdü. Seyislik mesleğini öğrenmemi istiyordu: “Bu işte çok para var, rahat edersin!” diyordu.

Uzun bir yolculuktan sonra Moskova’ya vardık. Bir arabayla Moskova’ya yakın kocaman bir çiftliğe vrdık. Zengin bir Rus’a aitti. Yarış atları yetiştiriyordu. Babam beni patronunun yanına götürdü. İyi ve güler yüzlü bir insandı. Gönlümü hoş eden birkaç cümle söyledi.

Babam ahırın yanında küçük bir kulübede oturuyordu. Benim için bir yatak getirdi. Birlikte yaşamaya başladık. 

Belki bilmezsin, at yarışları safkan ya da yarımkan atlarla yapılır. O yıllar Moskova’da düz koşular yapılırdı. Büyük ödüllü yarışlardı. At yarışlarına ilgi fazlaydı. Zengin Ruslar hipodromu doldurur, büyük paraları bahis olarak yatırırlardı.

Daha vardığımızın ilk sabahı babam beni erkenden uyandırdı, birlikte haraya gittik. Her atın Rusça bir ismi vardı. Harada Arap, İngiliz ve Midilli cinsinden atlar vardı. Haranın en gözde atı safkan bir Arap atıydı. Adı Molniya idi. Rusça “Yıldırım” anlamına geliyordu. Babam iyi bir seyisti. Sanki atlarını dilini anlıyordu. Bana neler yapmam gerektiğini yavaş yavaş öğretti. Babam atlara tek bir fiske bile vurulmasını istemezdi. Atlar inat ettiklerinde babam onlarla konuşur inatlarından vazgeçmeleri için yalvarırdı.

At, sahibine son derece itaatkâr bir hayvandır. Sahibi dilerse doludizgin, dörtnala koşar, isterse aheste yürür, isterse durur. Her durumda sahibini memnun etmeye dikkat eder. Gerektiğinde yorgunluğuna aldırmaksızın kendini çatlatmak pahasına da olsa tüm gayretini sevdiği sahibi uğruna sarf edebilirdi.

Atların değişik yürüyüş biçimleri vardır. Rusça isimleri ezberimdedir ama Türkçe tırıs, rahvan, eşkin, dörtnal gibi isimler kullanılır. Attan ata yürüyüş şekli değişir. Benim en çok ilgimi çeken taylardı. Kısraklar on bir ay gebe kalır ve bir yavru doğururlar. Yavrunun gözleri açık olarak doğar, birkaç dakika sonra zorlukla ayağa kalkar, annesini takibe başlardı.

Binek ve yarış atları ince uzun bacaklıdırlar. Atların birbirlerini gıpta etmek gibi bir huyları vardır. Bu yüzden yarışta birbirlerine imrenerek daha hızlı koşup öne geçmek isterler.  Arap atı çok dayanıklı mükemmel bir yarış atıdır. İngiliz atı da iyi bir binek ve yarış atıdır, hatta Arap atından daha uzun bacaklıdır.

Atların renkleri çeşit çeşittir: Yağız (kara), al (kızıl-kahve), beyaz, doru, kır, boz..”

Emmi, yavaş ses tonunda ağır ağır konuşuyordu. Anlamadığım kelimeleri tekrar ettiriyordum. Zihni, Türkçe ve Rusça isimler arasında gidip geliyordu.

Emmi birden konuyu değiştirdi:

“Biraz seyislerin yaptığı işlerden bahsedeyim. Seyislerin görevi atların beslenmesine ve temizlenmesine dikkat etmesidir. Atın tüm bakımı onların sorumluluğundadır. Ahır temizliğini yapar, atları tımarlar, eyerler, su ve yemlerini hazırlarlar. Ayrıca yarış atlarını sabah akşam uzun yürüyüşlere çıkarmak da onların görevleri arasındadır.”

Emmi bir limonata daha istedi. Hava sıcaktı. Ben de bir limonata aldım. Emmi hiç bilmediğim konularda konuşuyordu:

“Yarış atlarını hipodromda koşturan binicilere jokey denir. Jokeyler 30 yaşından küçük olmak zorundadır. İyi bir jokey sabırlı olmalı ve sevgilerini atlara göstermelidirler yoksa atlar onların emirlerine uymaz, yarı yolda bırakırlar.”

Bir gün önemli bir yarış olacaktı. Arap atı Molniya’yı yarışa hazırlamaya başladık. Bu görev bana verilmişti çünkü Molniya beni seviyor, beni gördüğü zaman sevincinden kişniyor, yelesini sallıyordu. Bazen benimle şakalaşır gibi kafasıyla beni hafifçe itelerdi.

1912 senesiydi. Nihayet yarış günü geldi çattı. Çar ve ailesi de yarışta hazır bulunacaktı. Büyük bir dikkat ve özenle Molniya’yı hipodroma götürdük. Diğer yarış atları ve jokeyler de ortalıkta dolaşıyorlardı. Bizim jokey Molniya’ya atladı ama Molniya pek de memnun değildi. Huysuzlandığını belli etti. Jokey okşayıp teskin etmeye çalıştı ama istediği sonucu alamıyordu. Patron bu durumdan pek hoşlanmadı. Babamı yanına çağırdı. Bana bakarak bir şeyler konuştular. Babam bana el işareti etti. Koşarak yanlarına gittim. Babam ürkek bir ses tonunda, “Oğlum jokey olarak Molniya’ya binebilir misin?” Çok heyecanlandım. Az zamanımız vardı. Ufak tefektim. Jokey elbisesi tam bana uymuştu. Kuralları anlattılar. Zaten birçok şeyi biliyordum. Molniya’nın yanına gidince sevincinden kafasını salladı.   

Başlama saati gelmişti. Molniya’ya bindim, bir görevli dizginleri çekip bizi çıkış kapısının arkasına yerleştirdi. Hakem kaldıraçla engeli yukarı kaldırınca yarış başladı. Molniya dörtnala fırladı. İki atın arasından hızla sıyrılıp en önde koşan atı yakaladı, onu da geride bıraktı. Hipodromda yükselen bağrışma seslerini duyuyordum. Molniya inanılmaz bir hızla koşuyordu. Yan gözle sağıma soluma bakıyor ama yakınımda herhangi bir rakip göremiyordum.

O gün yarışı birinci bitirdim. Babam ve patron beni sevinçle kucakladılar. Patron büyük bir para aldı. Cömert bir insandı. Nerdeyse paranın yarısını babamın cebine sıkıştırdı. Ben gururla ortalıkta dolaşıyor, Molniya’yı dizgininden tutup dolaştırıyordum. Birden etrafımı bir kalabalık aldı. İsmim gazetelerde çıktı. Patron gazetedeki resmimi gösterince çok gururlanmıştım.

O günden sonra Moskova’nın en iyi jokeyi olarak ün yaptım. Babam benimle gurur duyuyor, iki de bir ellerini şefkatle başımın üzerine koyup alnımdan öpüyordu.

Birkaç yıl böyle geçti. Bir gün babam aniden rahatsızlandı. Kalp krizi geçirmişti. Bütün müdahalelere rağmen gözümün önünde vefat etti. Moskova mezarlığına defnettik. 1917 devrimi olunca at yarışları sona erdi. Patrondan eve dönmek için izin istedim. Yıllardır annemi ve kardeşlerimi görmemiştim.

Develi köyüne geldiğimde babamın vefat haberine herkes çok üzüldü. Ailem günlerce yas tuttu. Ben Rus Devriminden sonra her şeyin normale döneceğini zannediyor, tekrar Moskova’ya dönmeyi planlıyordum. Derken bölgede etnik savaş başladı. Köyler boşalıyor, insanlar kafileler halinde sağa sola kaçıyorlardı. Annem ve kardeşlerim Gence’ye doğru yola çıktılar.

Evi terk etmeye vicdanım el vermiyordu. “Siz gidin! Ben arkadan gelir size yetişirim,” diye onları ikna ettim. Ama yanılmıştım! Ermeni güçleri yolları kapatmıştı. Binbir zorlukla gündüzleri saklanarak, geceleri yol alarak Nahcivan’a gittim. Birkaç yıl orada kaldım. Sonra İran Azerbaycan’ın güvenli olduğunu duydum. Orada da birkaç yıl kaldım. Iğdır’ın Ermenilerden boşaldığını duyunca, gelip şu anki evime yerleştim. Her işe girip çıktım. Zor günlerdi! Evlendim. Hanımım doğum sırasında çocuğuyla vefat edince bir daha evlenmedim. Yalnız yaşadım ve halen yalnız yaşıyorum. Uzun yıllar çobanlık yaptım. Yaşlandım ama sağ olsun komşular bir parça ekmeği soframdan eksik etmiyorlar. O gün bugündür Gence tarafına giden ailemden de hiçbir haber almadım.”

Emmi’nin yüz ifadesi değişti. Yüreğinin özlem ve hasretle dolu olduğu belliydi. Sorumu tekrarladım: “Emmi, niçin fayton geçince bastonunu sinirli şekilde yere vuruyorsun?”

Emmi hafifçe gülümsedi: “Faytoncular, daşkacılar ellerinde kırbaçla atlara eziyet ediyorlar. Ne zaman ki onları kamçı sallarken görsem içim burkulur, atlara olan sevgimden dolayı sinirlenip bastonumu yere vuruyorum.”

O günden sonra aramızda sessiz ama saygı dolu bir dostluk başladı. Çoğu kez eve götürmesi için bir paket kurabiye hazırlatıyor masasına koyuyordum. Onurlu ve gururlu bir şekilde verileni kabul ediyor, duasını eksik etmiyordu. O yılın sonbaharında Kabataş Lisesine başladım. Sömestr tatilinde Iğdır’a geldiğimde yaşlı Emmi’nin vefat haberini aldım. Allah rahmet etsin!

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık