KARA SEVDA TUZAĞI VE BİR HİKAYE

7 ay önce
9.859 kez görüntülendi

KARA SEVDA TUZAĞI VE BİR HİKAYE

15/02/2020

KARA SEVDA TUZAĞI VE BİR HİKAYE

Ey gençler sizlere sesleniyorum! Sizlere bir anlamda yalvarıyorum: Kara Sevda tuzağına düşmeyiniz. Anlıyorum, söylediklerimden bir şey anlamadınız. Elbette aşk, sevgi, sevda gibi kelimeler hayatın en güzel yanlarını bize hatırlatan ifadelerdir. Hayatın güzelliklerini ayakta tutan temel sütunlar gibidirler.

Ama ben sizlere KARA SEVDA tuzağından bahsetmek istiyorum. Kara Sevda kültürü dünyada sadece Türkiye’de vardır. Anlaşılması ve açıklaması zor psikolojik bir vakadır. Türkiye’deki psikiyatrilerin bu konuyu dikkate almamaları hatta önemsememeleri beni daha da rahatsız ediyor. Umarım bu konu ileriki zamanlarda ciddi şekilde ele alınır, bilimsel çalışmalar yapılır, kitaplar yayımlanır, gençler bu tuzaktan alıkonulur. Ben böyle bir iyi niyet temennisinde bulunurken görüyorum ki TV’de yayımlanan dizilerde Kara Sevda motifi sonuna kadar işleniyor, gençliğin yüreği teslim alınıyor, gençlik yok ediliyor. Maalesef Türkiye’de popüler kültür,  öyle bir anlayış empoze ediyor ki eğer gençlik Kara Sevda duygusunu tatmamışsa kendisinde bir şeyler eksikmiş gibi gizli bir suçluluk duygusunu ima ediyor.

Daha çocukluk yıllarımızdan itibaren içinde büyüdüğümüz kültür farkında olmadan bizlere Kara Sevda hastalığını bulaştırır. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun hikayelerini duymuşsunuzdur. Mecnun, “Çılgın, deli” anlamına gelir. Kara Sevdaya tutulanların sonu delilikle biter. Hayatları kararır, yaşama olan bağlılıkları azalır, toplumdan kopar ve yalnızlaşırlar. Sonunda bir çeşit akıl hastalığına yakalanıp acı içinde hayatlarını devam ettirirler.

Çok uzaklara gitmeyeceğim. İlk gençlik yıllarım Baharlı Mahallesinde (14 Kasım Mahallesi) geçti. En az 4-5 ciddi vakanın bizzat tanığıyım. Bir genç vardı. Babası ayakkabıcıydı. Futbol takımımızda oynardı. Bir gün Kara Sevda hastalığına yakalandı. Artık maçlara gelmez olmuştu. Sokakta karşılaştığımız zaman isteksiz bir şekilde gülümser sonra hızla uzaklaşırdı. Sevdiği kız komşumuzdu. Bu genç kendisini Kara Sevdaya öylesine kaptırmıştı ki kış aylarında sokak lambasının altında durur, elinde sigarasıyla gözlerini sevdiği kızın evinin penceresinden ayırmazdı. Tek umudu kızın perdeyi aralaması O’na bir saniyelik de olsa görünmesiydi. Kızla yüz yüze gelmemiş, tek kelime konuşmamıştı. Platonik aşk yavaş yavaş Kara Sevdaya dönüşmüş, genç adamın tüm yaşamını kontrol altına almıştı. Her geçen gün toplumdan daha da soyutlanan genç çok geçmeden mahallede “deli” muamelesi görmeye başladı. Elbette bu durum O’nu daha da üzüyordu. Kara Sevda benliğini öylesine derinden etkilemişti ki yemeden içmeden kesildi, zatürre hastalığına yakalanarak genç yaşta vefat etti.

Yine Baharlı Mahallesi… Başka bir genç babasının isteğiyle bir kızla evlendirilmişti ama O, mahalledeki başka bir kıza gönlünü kaptırmıştı. Evli olan bu genç de yavaş yavaş toplumdan ve arkadaş çevresinden koptu. Elinde sigarasıyla, gece-gündüz demeden sevdiği kızın evine yakın yerlerde dolaşıp durdu. Bu bir Kara Sevda tuzağıydı. Düşüncelerinin yoğunluğu ve aşkının imkânsızlığıyla Kara Sevda duygusunun altında eziliyordu. Toplumdan uzaklaştı. Konuşmaya zorlanınca sinirli tavır takındı. Çok geçmeden, mahallede “deli” muamelesi görmeye başladı. Artık hayatı değişmişti! Bu acıyla ömrünün sonuna kadar yaşayacaktı.

Yine Baharlı Mahallesi… Bir genç komşu kıza aşık olmuştu. Saçlarını her gün briyantinle tarıyor, binlerce kez kızın evinin önünde volta atıyordu. Mahallede bunu bilmeyen yoktu. Kız sonraki yıllar ailesiyle birlikte Almanya’ya göç etti. Genç adam da O’nun arkasından Almanya’ya gitti. Birkaç ay sonra geri döndü. Çökmüş ve umutlarını kaybetmişti. Başı eğik, zorlukla yürüyor kimseyle konuşmuyordu. Hayatını yarı ölü ve yaşamdan kopuk şekilde devam ettirdi.

Yine Baharlı Mahallesi… Bu sefer genç bir kız sevdiği erkeğin Almanya’ya gittiğini öğrenince pamuk tarlasında pamukları ilaçlamada kullanılan zehri içerek hayatına son vermişti.

Kara Sevda sadece Türkiye’de  (ve Bulgaristan Türklerinde) vardır. İran ve Arap ülkelerinde gençler arasında elbette aşk ve sevgi duyguları vardır ama Kara Sevda değildir. Gençler konuşabiliyor, aşkı mantıklı bir çerçeveye oturtmayı aileden öğrenerek büyüyorlar.

Gençler! Eğer bir kızı veya erkeği uzaktan görüp aşık oluyorsanız, bu platonik duyguyu kimseyle paylaşmaya cesaret edemiyorsanız, aşık olduğunuz kimseyle yüz yüze görüşme şansınız olmuyorsa, geceniz ve gündüzünüz kısaca hayatınız bu platonik aşk etrafında dönüyorsa o zaman Kara Sevda tuzağına düşmüşsünüz demektir. Gözünüze ne eğitim ne kariyer gelir. Her şeyi boş verirsiniz. Gittikçe toplumdan nefret eder içinize kapanırsınız. Sizi bekleyen depresyon ve Kara Sevda’dır. Lütfen DİKKATLİ OLUNUZ!!

BİR HİKAYE..

ARAP EMİNE’NİN YAŞAM MÜCADELESİ

Yıllar içinde Iğdır çok değişti!

1970’li yılların başında ilk gençliğimin geçtiği Iğdır, mütevazı, tek katlı binalardan oluşan, bahçelerin ve yeşilliğin bol olduğu tatlı bir ilçeydi. Ana cadde ve sokakların sayısı da elbette azdı. Bir gün Merhum Noter Mustafa Şimşek üç katlı bir bina yaptırınca ne kadar da çok şaşırmıştık! Iğdır’ın tek ve en yüksek binasıydı. Doğrusu binanın önünden imrenerek geçiyor, sanki New York’un 100 katlı binasını inceler gibi şaşkınlığımızı gizlemeden gıptayla bakardık. Aslında yüksek binaları ve gökdelenleri Aras ve Serhat sinemalarında gösterilen filmlerde görmüştük ama demek ki filmde görmekle, gerçek yaşamda görmek insan üzerinde farklı bir etki bırakıyordu.

Bütün bunları niçin yazdım? O yıllar Piknik Salonu isimli bir pastanemiz vardı. Çalışkan bir çocuktum. Bulaşıkları yıkar, kasada hesap keser özellikle yaz aylarında pastanenin önünde kurulu ve üzerinde Maraş Dondurması yazılı küçük kulübeye girip külahta dondurma satışı yapardım. Dondurma yapmasını da öğrenmiştim. İnanın hiç de zor değildi! En zahmetli ve dikkat gerektiren kısmı yavaş yavaş dönen çarkın arasından kıvamına gelmiş dondurmayı ahşap kocaman bir kaşık kullanarak çıkarmaktı. Bir keresinde ahşap kaşığı çarka kaptırmış, epey fırça yemiştim.

Biriktirdiğim parayla bir bisiklet almıştım. İşim biter bitmez, kollarında püskülleri sarkan şatafatlı bisikletime atlar, şehirde turlardım.  İlçenin tüm binaları ezberimdeydi. Ancak iki bina vardı ki ruhumda bir ağırlık ve kasvet duygusunun uyanmasına neden oluyordu.

Bunlardan biri, bugün halen faaliyette olduğunu düşündüğüm Asri Hamam’ın arkasında, toprak kerpiçten yapılmış, iki katlı bir yapı idi. Duvarları yıkık, pencereleri sökülüp çıkarılmıştı. Kimse yaşamıyordu. Sanki zamanında bu binada gizemli olaylar yaşanmış, bu yüzden terk edilmiş duygusu uyandırıyordu. Bazen bisikletimle İdirmava’ya bir dalış yapar, Baharlı Mahallesine giden ara sokağa sapardım. Toprak ve dar yol metruk binanın yanından geçerdi. Binaya yaklaşınca soğuk bir ter vücudumu kaplar, farkında olmadanpedallaratüm gücümle asılır, bir nefeste kendimi Baharlı Mahallesine giden ana yola atardım.

Bir diğer gizemli ve içimde belli belirsiz korku duygusu uyandıran bina, bir zamanlar Tekel (İnhisar) dairesi olarak hizmet vermiş, kesme taşlardan yapılma bir Ermeni binasıydı. Bugünkü Migros’un karşı köşesinde bir yerdeydi. Bu binada terk edilmişti. Camları kırık ve yılların birikmiş tozuyla kaplıydı. Ön cephe taşları ilk yapıldığı gibi sağlam ve gösterişliydi. Kesme taşların rengi bakımsızlıktan mı yoksa doğal rengimi miydi bilmiyorum ama biraz siyaha kaçıyordu. Kırık pencereler, siyah cephe ve terk edilmiş olması içimde, hani çocukları erken uyutmak için anlatılan korku hikâyelerine benzer bir duygu uyandırırdı.

Nazire isimli bir teyzem vardı. Evimizin bahçesinde küçük bir binada tek başına yaşardı. Hiç evlenmemişti. Önemli kısmetleri çıkmış ama hepsini elinin tersiyle itmişti.Terzilik, kuaförlük yapar fırsat buldukça, defalarca hatim ettiği Kur’an okuması için evlere davet edilirdi. Nazire teyzemi belki de en çok aranan birisi  yapan O’nun meşhur kahve falıydı. Özellikle genç kızlar bir evde toplanır, teyzemi ortaya alır, sırayla kısmetlerini dinlerlerdi.

Arada bir teyzemin sobasına tezek ve odun taşırdım. Bana bir çay hazırlar, istirahat etmemi isterdi. Odanın içi çeşit çeşit bayan elbisesi kumaşlarıyla dolu olurdu. Teyzem, yılların Singer makinesinin başına kurulur,bir yandan ayaklarıyla pedala basarken, bir yandan da bir şarkı mırıldanırdı:

Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur

Katibimin setresi uzun eteği çamur

Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur

Katip benim ben katibin el ne karışır

Katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır

Teyzem elbise dikerken ben de sehpanın üzerinde, çoğu Almanya’dan gelmiş kadın modeli magazinlere göz atardım. Bebek kadar güzel kadınlar! Teyzem arada bir bana göz attığında yarı utanç bir duyguyla sayfaları sanki umursamıyormuşum havasında hızla çevirirdim.

Yine böyle bir gün Teyzeme bu metruk (terkedilmiş) binaları sordum. Teyzemin yüzü ciddileşti.

“Sana kim bahsetti o binalardan?”

“Bisikletimle önlerinden geçerken görmüştüm?”

“Böyle şeyleri merak etmen doğru değil!”

“Niçin?”

“Zamanında oralarda korkunç olaylar yaşanmış!”

İçgüdülerimde haklıydım. Acaba ne yaşanmıştı? Merak ve ilgim artmıştı.

“Teyze, hamamın arkasındaki binada niçin kimse yaşamıyor?”

Teyzem hâlâ bir çocuk olarak gördüğü bana bu konuda bilgi vermeye istekli değildi. Ama bütün alış-veriş işlerini, sobanın temizlenmesi, odun ve tezek taşınması işleri benim üstümdeydi. Kalbimi kırmak istemiyordu.

“Ben de Bağır Aras Emmi’den duymuştum! Hamamın arkasındaki evde bir zamanlar zengin bir Azeri ailesi otururmuş.”

Teyzem yutkundu. Pedala basmaktan vazgeçti.

“Kaça-Kaç zamanında (1919) Ermeniler, bir gün saldırıp bütün aileyi kılıçtan geçirmişler! Kimse de korkudan yardımlarına gidememiş. O gün bugündür kimse o binada oturmak istemedi. Sadece mal meydanında koyunlarını satacak köylüler, hayvanlarını bir geceliğine binanın alt katında bekletirler.”

Cinayeti ve yaşananları hayal etmeye çalıştım. Korkumda haklıydım. Bir daha o metruk binanın önünden geçmemeye karar verdim. Merakım devam ediyordu:

“Teyze, hani bizim pastanenin önünden geçip sola dönünce orada terk edilmiş bir Ermeni evi var. Orada niçin kimse yaşamıyor?”

Teyzem derin bir ah çekti. Üzgün gözlerle bana baktı:

“Her şeyi merak etmen doğru değil!”

Israr etmedim.

Aradan yıllar geçti. Dünyayı dolaşmış, Iğdır Sevdası kitabını yazmak için Iğdır’a geri gelmiştim (2000). Bir gün Arap Emine olarak bilinen ailenin evine misafir olmuştum. Arap Emine vefat edeli yıllar olmuştu. Geride üçü kız dört çocuk bırakmıştı. Yaşları yetmişe dayanmış kardeşlerin hiç birisi evlenmemiş, birlikte yaşıyorlardı. Garipsemiştim.

Bir ara babalarının ismini sordum. Odayı derin bir sessizlik kapladı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Beni oraya götüren teyzem Hacı Safiye de durumu anlamış, konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Bu durum merakımı daha da artırdı. Ailenin tek erkek evladı Hacı Kadir amcayı bir köşeye çektim.

“Hacı geçmişte neler oldu?”

Hacı yutkundu, gözlerinden dökülen yaşları silmeye çalıştı. Belli ki bu soruyu uzun yıllardır kimse sormamıştı. Ben yüreklerinde gizli kalmış bir acıyı depreştirmiştim. Elbette bunu bilerek yapmış değildim.

Hacı Kadir kendini toparlayınca konuşmaya başladı:

“Babamın adı Seyit Rıza idi. Osmanlı ordusunda Jandarma Yüzbaşısıydı. Ailemiz aslen Iraklıdır.Babam ve annem, Osmanlı İmparatorluğunun vilayeti Irak’ta dünyaya gelmişlerdi.Babam, kardeşleri gibi askeri okulu bitirmiş sonra da orduya katılmıştı.Birinci Dünya Savaşı sonunda Irak, Osmanlı Devletinden kopunca, babam Türkiye’de kalmaya karar vermiş, sonra da emekli olmuştu. Amcası Sarıkamış’ta subaydı. Ona yakın olmak düşüncesiyle 1927 yılında Iğdır’a gelipyerleşmişti.

Babama Tekel (İnhisar) daire başkanlığı görevi verilmişti. O yıllar sigara satışı sadece Tekel idaresinin eliyle yapılıyordu. Anlattıklarına göre babam yufka yürekli ve yardımsever birisiymiş. İlçenin tüm bakkalları babama gelir, koliler halinde sigaraları alır, ayırılırken de, “Borç defterine yaz!” diyorlarmış. Bu durum birkaç yıl devam etmiş. Iğdır’daki İnhisar dairesinden para gelmediğini gören müfettişler Iğdır’a gelmişler. Defterleri incelemişler. Üç yıl boyunca babam esnaftan tek kuruş para toplayamamıştı. Bu durumu müfettişe anlatmış ama Ankara’dan gelen müfettiş, haşin ve hesap soran bir tavırla babamı azarlamış, hırsızlıkla suçlayarak mahkemeye vermişti.

Mahkemenin birinci günüydü. Müfettiş ve savcı babamın mahkemeye gelmesini beklemişler ama gelen giden yokmuş. Birini eve göndermişler. Annem, babamın sabahleyin evden çıktığını söyleyince merakları daha da artmış. Ortada da anlaşılması zor bir durum varmış: “Yüzbaşı Seyit Rıza neredeydi?”

Esnaftan biri babamın sabahleyin Tekel binasına girdiğini söyleyince, Müfettiş heyet halinde binaya gitmiş. Kapı arkadan kapalıymış. Perdeler kapalı olduğu için içeriyi görmeleri mümkün değilmiş. Sonunda kapıyı kırmaya karar vermişler. En önce müfettiş içeri girmiş. Gördüğü manzara karşısında “Allah kahretsin!” diye çığlık atmış.

Babam beylik tabancasıyla intihar etmişti (23 Nisan 1930). Başı kanlar içinde masa üzerinde yatıyordu. Haber eve oluştuğunda annemin çığlıkları yeri göğü inletti. Bizler çocuktuk. Ben doğrusu çok az şey hatırlıyorum. Bana sonradan anlatıldığına göre Ağrılı işadamı Aziz Gökbakan anneme acımış, cenaze işleriyle ilgilenmişti.

Babamı bahçede kurulan bir teneşirde yıkadılar. At arabasının arkasına atıp İdirmava mezarlığına doğru yola koyulduk. Annem simsiyah bir elbise giyinmiş, yüzü nefret ve kinle kararmış gibiydi. Anlattıklarına göre cenaze arabası ilçe merkezinde yol aldıkça esnaf dükkânın önüne çıkıyor, şapkasını eline alıp saygı gösteriyormuş. Ama annem gösterilen saygıyı ikiyüzlü bir davranış olarak algıladığından yeri göğü inletiyormuş:

“Hepinizin canı cehenneme! Kocam sizi yüzünüzden intihar etti. Borçlarınızı vermediniz!  O’nu mağdur ettiniz!”

Bazı esnaf utancından dükkanına giriyor gözden kayboluyordu.

Babamın vefatından sonra aile hayatımız tamamen değişmişti. Annem sinirli ve intikamcı bir kadın olmuştu. Elinden gelse tüm esnafları kurşuna dizecekti. Yıllar boyu ne annem ne de bizler bu acıyı yüreğimizden atamadık. Babamın intihar ettiği Tekel binası da kendi kaderine terk edildi ve bir daha kimse o binayı kullanmak istemedi. Annem binbir zahmetle bizleri büyüttü. Babamın intihar olayı öylesine derin bir travma yarattı ki biz kardeşler hep birlikte yaşadık, acımızı içimizde taşıdık. Evlenip mutlu olmayı kendimize yakıştıramadık.”

Yıllar sonra niçin o binadan ürktüğümü ve içimin korkuyla dolduğunu o zaman anlamıştım.

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık