HÜMANİZM, KARL MARKS, NUMAN EFENDİ

5 ay önce
145.343 kez görüntülendi

HÜMANİZM, KARL MARKS, NUMAN EFENDİ

13/04/2020

HÜMANİZM, KARL MARKS, NUMAN EFENDİ

Değerli okuyucularım!

Kısa yazamıyorum. Bu benim bir hastalığım. Tedavisi yok. Benim bu eksikliğimi hoş görüp yazının uzunluğunun vermiş olabileceği sıkkınlığı bir kenara bırakarak, bu önemli yazıyı sonuna kadar okumanızı yürekten tavsiye ederim.

Bu yazımda Karl Marks ve Numan Efendi arasında bir bağ kurmaya çalışacağım. Çoğunuz Numan Efendi ismini belki de ilk kez duymuş olacaksınız. Önemi yok! Okudukça tanımış olacaksınız.

KARL MARKS

NUMAN EFENDİ

İlk anda birbirinden ilgisiz ve uzak görünen bu iki şahsiyetin birlikte ele alınması şaşırtıcı hatta absürt yani saçma gelebilir. Ancak yazımı okudukça her iki düşünür ve siyaset adamının aynı kökten beslendiğini birlikte göreceğiz. Tek farkla ki Karl Marks Hümanizm düşüncesinden hareketle Sosyalist bir düşünce sistemi kurarken, Numan Efendi Hümanist duyguyu aynı yoğunlukta kalbinde taşımasına rağmen yolu Sosyalizmle kesişmemiş, Sosyalizmi tanıma şansı bulamadan aramızdan ayrılmıştır. Bu O’nun suçu değildi. Kendi dönemindeki tüm Kürt aydınları sırtlarını Sosyalizme dönmüşlerdi. Aksi takdirde her şey çok farklı bir çizgide gelişmiş olabilirdi.

KARL MARKS VE NUMAN EFENDİ ARASINDAKİ BENZERLİKLER

İki farklı dönem, iki farklı dünya görüşü, iki farklı şahsiyet… Ama birleştikleri ve telaffuz ettikleri üç cümle aynıdır:

  • Bütün Tanrılara kinim var. (Zulüm hüküm sürerken Allah sessiz kalıyor.)
  • Eğer yüreğiniz sevgi üretmiyorsa, başarılı bir üretici değilsiniz (insan sevgisinden yoksun bir dava başarılı olamaz)
  • Dünyanın bütün işçileri (insanları), birleşin! Zincirlerinizden (kin ve nefretten)  başka kaybedeceğiniz bir şeyiniz yok!

Parantez içindeki kelimeler Numan Efendi’ye aittir. Benzerlik şaşırtıcıdır. Numan Efendi acaba Karl Marks’ı okuyup O’nu taklit mi etti, sorusu akla gelebilir. Bunun doğru olup olmadığını birazdan göreceğiz ama önce Kürtler ve Sosyalizm arasındaki ilişkiye göz atmakta yarar vardır.Ama bu detaya geçmeden önce bu iki önemli tarihi şahsiyet hakkında kısa bir bilgi vermek isterim.

KARL MARKS

Karl Marks 5 Mayıs 1818 tarihinde Almanya’da dünyaya geldi. Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Babası avukattı. Karl Marks Bonn Üniversitesinde Felsefe ve Edebiyat okudu. Kavgalara karışınca notları düştü. Babası da O’nu daha disiplinli olan Berlin Üniversitesine gönderdi. Hukuk Fakültesine kaydoldu ama ilgi alanı Felsefe idi. Özellikle ünlü Alman filozofu Hegel’in öğretisi üzerine çalışma yaptı. Doktora tezinde bilginin, teolojiye yani dine olan üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştı. Daha sonra Köln şehrine yerleşti. Gazetecilik hayatına atıldı. Yazılarında devlet kurumlarını eleştirince gazetesi kapatıldı. Evlendi. Paris’e yerleşti. 1848 yılında Avrupa’da sanayileşme ve haksız sömürü yüzünden köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk arasında huzursuzluk baş göstermişti.  Aynı yıl Karl Marks ve arkadaşı Engels, Komünist Manifesto isimli kitabı kaleme aldılar. İnsanlığın kurtuluşunun özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzenini gerçekleştirmesi ile mümkün olduğunu iddia ettiler.  1848 devrimi Avrupa’yı bir uçtan diğerine kasıp kavuruyordu. Marks’ın düşünceleri de bu koşullarda karşılık buluyor, hızla yayılıyordu. Fransa’dan sürgün edilince önce Belçika’ya oradan da Londra’ya sürgün edildive ölünceye kadar orada yaşadı.Marks, felsefi düşüncesini oluştururken üç farklı kaynaktan beslendi:Hegel diyalektiği, Fransız ütopyacı sosyalizmi ve İngiliz iktisat bilimi. Marks şanslıydı. Aydınlanma döneminin tüm şahsiyetlerinin kitapları elinin altındaydı. Birini bırakıp diğerini okuyordu. Üstelik Antik Yunan düşüncesi de yeniden canlanmış, insanlığın iki uzak geçmişi arasında köprü kurma şansı doğmuştu. Tek bir düşünceye hizmet anlamında yazdı: Sınırların, pasaportların, dinlerin, ezen-ezilenin olmadığı daha mutlu ve hür bir insanlık…

Marks insanlık tarihindeki en etkileyici isimlerden birisidir. Sosyalist ve Komünist düşüncenin kurucusudur.17 Mart 1883 tarihinde vefat etti.

NUMAN EFENDİ (DÜNDARZADE)

Karl Marks hakkında binlerce kitap ve bilgiye ulaşmak mümkündür. Zaten kendisi 30’a yakın kitap yazmış, kendi düşüncesini ve felsefesini istediği gibi ifade etmiştir. Ancak Numan Efendi bu kadar şanslı değildi. Kitap çalışmaları ve notları üç kez ya yakıldı ya yok edildi ya da ihmalden kayboldu:

Birincisi, 1914 yılında Rus Ordusu Bayezid Sancağını işgal ettiğinde Vali olan Numan Efendiyi Sibirya’ya sürgüne gönderir, geride bıraktığı notları ve evrakları darmadağın olur.

İkincisi, 1926 yılında Ağa ve Beyler Sürgün Yasası nedeniyle Iğdır’daki evine baskın yapılır, evi ve notları yakılır, Bursa’ya sürgüne gönderilir.

Üçüncüsü, 1930 yılında Iğdır’da öldürüldüğünde notları ve yazıları Arnavut kökenli eşinin Iğdır’ı terk etmesiyle ihmalden kayıplara karışır. Kürtçe yayın yapan gazete ve dergilere gönderdiği yazılarda kod isim kullandığı için yazılı belgelere ulaşmak da imkânsız hale gelmiştir.

Değerli okuyucularım, Numan Efendi, sadece Doğu Anadolu Bölgesinin değil o yıllar kendi içinde alt-üst oluş yaşayan, ulus-devlet mücadelesi veren Kürt hareketi içinde,Kürt aydınlanmasının ve hümanist dünya görüşünün en önemli belki de tek temsilcisi idi. Bu nedenle makalemin başlığında Numan Efendi’yi HÜMANİZM kelimesiyle birlikte ele aldım.

Numan Efendi, aşiretler ve uluslar üstü bir dünya görüşüne sahipti.Onun kalbinde Türk, Ermeni, Fransız vb düşmanlığı veya ayrımı yoktu. Fanatik ve uzlaşmaz bir Kürt milliyetçisi değildi. Kentli bir Kürt aydını havasından uzak mütevazı bir yaşamı benimsemişti.Sırtını dayayabileceği ne aristokrat bir ailesi, ne güçlü bir aşireti ne de zenginliği vardı.

Yedi dil bilmesine ve yüzlerce kitap okumasına rağmen alçak gönüllüydü ve kalbi herkese açıktı. Dava vekilliği yaptığı yıllarda müşterilerinin çoğu Azeri kökenliydi. Yoksul ve mağdurlardan para almazdı. Haksızlığın karşısında sessiz kalmayan cesur bir aydındı. Bu önemli Kürt aydını hakkında yazılan kitap veya yazılı belge anlamında bilgilerimiz sınırlı olduğu için sözel olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış yaşam öyküsüne ayrıntılı bir şekilde yer vermek istiyorum. Aşağıda detayını okuyacağınız bu bilgiler çok uzun araştırmalar, birebir görüşmeler sonucu titizlikle hazırlanmıştır. Unutmayalım ki dünyanın gelmiş geçmiş en büyük filozofu Sokrates’tir ama tek cümle yazmamıştır. Öğrencileri O’nun düşüncelerini ölümünden sonra kaleme almış, Sokrates’i yeniden canlandırmışlardır. Benim yaptığım da buna benzer bir girişimdir. Amacım unutulan ve kaybolan bir değeri gün yüzüne çıkarmaktır.

NUMAN EFENDİNİN AİLESİ VE EĞİTİMİ

19’ncu yüzyılın sonunda Gêloî aşireti Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ikiye ayrılmış olarak yaşıyordu. Osmanlı sınırları içinde kalan Bayezid Vilayetinde önemli bir Gêloî nüfusu vardı. Fakat Gêloî aşiretinin asıl belkemiği, Çarlık Rusya’sı yönetimindeki Iğdır ve civar köylerde ikamet ediyorlardı. Mıhe Kazak, Ahmed Şemo gibi efsanevi liderler aşireti yönetiyordu.

MİHE KAZAK

Eskiden beri Gêloî aşiretinde bir gelenek oluşmuştur. Eğer Gêloî aşiretine mensup birisi 12 erkek çocuğuna sahip olursa bir çocuğunu medreseye bağışlamakla yükümlüydü. Gelo’nun 12 erkek çocuğu olunca Ceco isimli oğlunu, Rus Yönetiminde medrese olmadığı için, Osmanlı sınırları içinde kalan Bayezid Vilayetindeki bir medreseye bağışlar. Ceco sıkı dini bir eğitim alır. Oğlu Yusuf da babasının yolunu izler. Hoca Yusuf ismiyle bölgede ün salar. Görevli gittiği Erciş’te bir oğlu olur, adını Numan koyar (1885).

Numan çalışkan bir öğrencidir. Okul hayatına Erzurum Lisesinde (1903) yatılı olarak devam eder. Merhum Gurci halamın aktardığına göre Numan Efendi, hem Erzurum Lisesini hem de Siyasal Bilgiler Fakültesini birincilikle bitirmişti (Kaderin bir cilvesi olarak 40 yıl aradan sonra Gêloî aşiretine mensup başka birisi, babam Mecit Hun’da Erzurum Lisesini yatılı okur ve birincilikle bitirir.)

Merhum babam geçmişinden tek söz etmezdi. Erzurum Lisesinden mezun olduğunu dahi bilmezdim. Vefatından sonra, Amerika’dan dönünce kitap çalışması için yaptığım araştırmalar sırasında babamın 1950’li yıllarda dört farklı gazete yayınladığını öğrendim. Çok şaşırmıştım! O gazeteleri elde edinceye kadar hayatımın en zor günlerini yaşadım. Tıpkı Mecit Hun gibi Merhum Numan Efendi de kendi geçmişinden fazla bahsetmeyen, başarılarını insanın gözünün içine sokmayan mütevazı ve hümanist yaratılışta birisiydi.

Numan Efendi Siyasal Bilgiler Fakültesini okurken veya mezun olduktan sonra 1908 yılında kurulan Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve İlerleme Derneği) ile yakın ilişki içinde olur. Fakat çok geçmeden İstanbul’daki Ulema ve Kentli Kürtlerin dünya görüşü Numan Efendiyi doyurmaz, biraz da hayal kırıklığıyla Bayezid Vilayetine döner, vali yardımcılığı görevini üstlenir. Bu kararını aile üyelerine şöyle açıklar: “Halkıma hizmet vermek,onlara yakın olmak ve onları aydınlatmak istiyorum.”

ESKİ DOĞUBEYAZIT

Birinci Dünya Savaşı başladığında Numan Efendi Bayezid Valisidir. Ruslar tarafından yakalanır, Sibirya’ya sürgüne gönderilir (1915-1917). Beyazıt eşrafından evli Numan Efendi’nin dördü oğlan üçü kız yedi çocuğu ve hanımı aynı yıl Ermeni komitacıların elinde can verir.

NUMAN EFENDİNİN IĞDIR YILLARI (1920-26 /1928-30)

1917 devrimini izleyen günlerdeSibirya’daki sürgün yerinden kaçan Numan Efendi zahmetli bir yolculuktan sonra Suriye üzerinden Anadolu’ya giriş yapar ve vakit kaybetmeden Beyazıt Sancağına gelir. 1920 yılında Beyazıt Vali yardımcısı olur. Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde, Büyük Millet Meclisi sınırlarına dahil olunca,Rusça bilmesi de bir avantaj olduğundan geçici Kaymakam olarak Iğdır’a tayin edilir. Numan Efendi, daha ilk günden itibaren bölgedeki aşiretlerin ve halkın saygı ve sevgisini kazanır. Aşiretler ve zümreler üstü bir konuma sahiptir. Gêloî aşireti lideri Ahmed Şemo ve Güneş ailesinden Kerem Bey’le özel bir dostluk bağı geliştirir.


ALBAY CİBRANLI HALİL BEY

Bu arada Erzurum’da görev yapan Albay Cibranlı Halit Bey’in kurduğu ve başkanlığını yürüttüğü Azadi (Özgürlük) isimli gizli Kürt örgütün Iğdır temsilcisidir. Iğdır ve Bayezid bölgesindeki aşiretlerin genel durumuyla ilgili hazırladığı raporları, gizli bir şekilde Albay Cibranlı Halit Bey’e ulaştır. Azadi hareketinin Kürt isyanını planlamasında bu raporlar belirleyici bir rol oynar. Ancak Cibranlı Halit Bey yakalanınca raporlar yok edilir. Kod ismi kullandığından Numan Efendi tutuklanmaz.

Özel ve gizli kuryelerini Erzurum’a nasıl ulaştırdığına dair Ali Mirze Beyoğlu Hacı İsa (Yiğit) Bey şu olayı anlatır:

“Bir iş için Erzurum’a gidecektim. O zamanlar Iğdır’da Tapu Müdürlüğü yapan Numan Efendi, Albay Cibranlı Halit Bey’e ulaştırmam için bana gizli bir mektup verdi. Ben de her türlü tehlikeye karşı bu mektubu uçkurlu külotumun içinde sakladım.Erzurum’a varınca, Albay Cibranlı Halit Bey’in huzuruna çıktım.

“Size Numan Efendi’den mektup getirdim.”

Beni özel odasına alıp kapıyı kapattı. Sonra da mektubu nerede sakladığımı sanki tahmin etmiş gibi, bana yan odayı işaret edip, “Gidin mektubu çıkarın!” dedi. Önsezisi ve duyarlı davranışı beni çok etkilemişti.Mektubu eline aldıktan sonra, bana baktı: ‘Numan Efendi Kürdistan’da bir tanedir. Ona sahip olun!’.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Cibranlı Halit Bey yakalanıp idam edildi.

1920-23 yılları arasında Iğdır’da geçici Kaymakam olarak görev yapan Numan Efendi, asli Kaymakam Cumhuriyeti ilanıyla 1923’de gelince Iğdır Tapu Dairesi Müdürü olur. Tapu Müdürü olarak görevini devam ettirirken, gerektiğinde Kaymakama da vekâlet etmektedir. Ancak bir gün talihsiz bir olay yaşanır, 1926 yılında çıkarılan Ağa ve Beyleri Sürgün yasasıyla Bursa’ya sürgüne gönderilir.

Sürgün olayı şöyle gelişir: Bir gün Numan Efendi, çok sevdiği Kaymakamı ziyarete gider. Kaymakam teftişte olduğu için odasında beklemesi istenir. Numan Efendi masa üzerinde “Çok Gizlidir” ibareli bir yazı görür. Merak edip yazıyı okur. Yazıda on bir Kürt ve Azeri ileri geleninin derhal ve ani baskınla yakalanması emri vardır. Numan Efendi kendi adını da listede görür. Panikler. Hemen eve gider. İlk aklına gelen listede ismini gördüğü Ahmed Şemo’ya haber göndermektir. Bir yandan kaçış hazırlıklarını yaparken bir yandan da Ahmed Şemo’ya iletilmek üzere bir yazı kaleme alır:

AHMED ŞEMO

“Senin ve Ali Mirze Bey’in ismi yakalanacaklar listesindedir. Ali Mirze Bey İran’a gitsin ama sen sakın İran’a gitme! Kırrê’de (Ağrı Dağı yamacı) bir zaman saklan. Kaymakamlık yıllarından tanıdığım Jandarma Komutanı Yüzbaşı Nuri (Berköz) yakın arkadaşımdır. Şimdi hiçbirinize yardımcı olması mümkün değil ama ortalık sakinleştikten sonra sana gönderdiğim ikinci mektubu kendisine ver, yardımı olacaktır. İnşallah ben de Ağrı Dağı’na Bıro Heski Telli’nin yanına gideceğim.”

Numan Efendi, bu yazıyı Ahmed Şemo’ya nasıl ileteceğini düşünürken, Iğdır şehir merkezine yerleşmeye karar veren Kızılbaşoğlu ileri geleni Hesene Tozo ziyaretine gelir. Numan Efendi durumu hızla özetler:

“Ali Mirze Bey ve Ali Mahmut Bey’e haber ver, çok yakında askerler gelip onları yakalayacaklar. İran’a kaçsınlar. Bu mektupları da Ahmed Şemo’ya ver!”

Çok geçmeden jandarmalar, Numan Efendi’yi evinde kıstırıp yakalar, Bursa’ya sürgüne gönderirler. Bursa’da Arnavut kökenli Melahat Hanımla evlenir. Melahat Hanımın Semiha adında yetişkin bir kızı vardır. Devlet bu kez Numan Efendi ve ailesini Balıkesir’e sürgüne gönderir. Numan Efendi sürgün yerinden kaçar, yürüyerek Ağrı Dağı’na varır. 1928 yılında çıkarılan af kanunundan sonra Iğdır’a döner, Dava Vekili (o yıllar avukat yoktur) olarak hizmet vermeye başlar. Yani Numan Efendi bir anlamda Iğdır’ın ilk Kaymakamı, ilk Tapu Müdürü ve ilk Avukatıdır. 1930 sonbaharında bir cinayete kurban gider. Bu cinayetin detayını merak eden okuyucularıma (http://hunacademy.com/igdir-ve-agri-dagi-isyani-8/) linkini okumalarını tavsiye ederim.

YAŞAR HANIM-İHSAN NURİ PAŞA

Ağrı Dağı İsyanı sırasında Numan Efendi ile isyanın hareketinin lideri İhsan Nuri Paşa özel kurye aracılığıyla sürekli iletişim halindedirler. Numan Efendi bir anlamda Ağrı Dağının dünyaya açılan sesidir. Kürtler arasında benzeri zor bulunan bir Kürt aydınıdır. Çağdaş düşüncelidir. Hümanist ruhludur. Aşiretler ve zümreler üstü bir konuma sahiptir. Aşiretlerin şehre yerleşmesi ve çocuklarını okutmaları için özel bir çaba sarf eder. Ağrı Dağı İsyanı sonrası Adetli köyünü terk edip Iğdır’da Baharlı Mahallesine yerleşen Ahmed Şemo’nun iki oğlunu kendisi bizzat okula götürüp kayıtlarını yaptırmıştır (Eylül 1930)

Yazdığı etkileyici mektuplarla isyancıların mücadelesini ve sorunlarını dünyaya duyurmaya çalışır. Bugünkü Birleşmiş Milletlere benzer bir kuruluş olan Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Akvam) yazdığı mektuplar etkili olur, isyanın en zor günlerinde katliamdan kaçan veya açlık ve hastalıkla mücadele eden sivilleri korumaya almak için İran tarafında Milletler Cemiyetine bağlı bir kampın kurulmasına ön ayak olur. Milletler Cemiyeti, aileleri paramparça olmuş çocukları bir araya getirir, üye ülkelere mülteci olarak gönderir. Bir anekdot anlatmak istiyorum. 1970’li yıllarda Türkiye’yi ziyarete gelen Malezya Başbakanı annesinin Ağrı Dağı İsyanından kaçan mülteci bir kız olduğunu söylemiştir.

MİLLETLER CEMİYETİ BİNASI

Numan Efendi sorunların devletle anlaşarak çözülmesi için isyancıları ikna etmeye çalışır ama İhsan Nuri Paşa’nın katı tutumu çabalarını boşa çıkarır. Numan Efendi sürekli Iğdır’da ikamet eder. Bıro Heski Telli’nin oğlu Hacı Abdullah Çoktin şöyle ifade eder:

“Numan Efendi kirvemizdi. Babam onu çok severdi. Sürekli haberleşirlerdi ama Numan Efendi dağdaki kamp yerine uğramazdı.”

Gêloî aşiretinin Osmanlı Devletinde okuyan ilk çocuğu Numan Efendi’dir. Bu yüzden Iğdır’a geldiği zaman aşiret lideri Ahmed Şemo tarafından büyük bir saygı ve sevgiyle hürmet görür. Ahmed Şemo’nun kızı merhum Gurci Selçuk anılarında şöyle ifade eder:

“Babam Numan Efendi’yi çok severdi. Onun evimize her gelişinde sevgiyle dolar, onu saygıyla ağırlar, varıyla yoğuyla onu onurlandırırdı. Babam Numan Efendi hakkında şöyle derdi: ‘O içeriye girdiği zaman sanki çiçek kokusu burnuma geliyormuş gibi gönlüm hoş duygularla doluyor.”

Sürgünde olan Numan Efendi bir yolunu bulur, Balıkesir’den kaçar, yaya olarak uzun bir yolculuktan sonra Ağrı Dağı’ndaki isyancıların yanına varır. Kendisini güvende ve huzurda hisseder. Numan Efendi’nin Ağrı Dağı’nda olduğunu öğrencen Bayezid Valisi Lord İbrahim (Lord kelimesi o yıllar Fransız kültürünün etkisiyle ‘Sayın’ anlamında kullanılmaktadır.) PTT Müdürünün yardımıyla Numan Efendiye bir mektup gönderir. Amacı Numan Efendi’yi teslim olmaya ikna etmektir. Numan Efendi bu mektuba kendi üslubuyla cevap verir:

BAYEZİD VALİSİ LORD İBRAHİM BEY’E:

SAYIN BAY:

Gelê köyünden Mam (kod adı) aracılığıyla göndermiş olduğunuz 21 Şubat 1928 tarihli mektubunuzu aldım. Mehmet Bey’e gönderilen mektup ve telgrafı kendisine ilettim. Kendisi iki gün içinde burada olacaktır. Yanıt mektubu yazacak olursa, onu da size ulaştıracağım.

Teslim olmam ve af edilmem için çaba gösterdiğinizi yazıyorsunuz. Sanırım, sizi bu çabalarda bulunmaya vicdanınız zorladı ve bu yönde ısrarlı oldunuz. Ancak, size ne teslim olmam ne de af edilmem için herhangi bir başvuruda bulunduğumu hatırlamıyorum.

Kanımca caniler ve suçlulardan oluşan tutuklular af isteminde bulunurlar. Herhangi bir suçu olmayanların teslim olmaya gereksinimleri yoktur.

Yaşamamın bütün evrelerinden bilgi sahibi olan siz, gençliğimden beri hiçbir kimseye kötülük yapmadığıma ve devlete dürüstçe hizmet ettiğime tanıksınız.

Ülkemi sevmekten öte hiçbir suçum yokken, hükümet, hiçbir araştırmaya gerek duymaksızın, benim gibi binlerce suçsuz kişiyle birlikte, yargı önüne çıkarılmadan; katillere ve çapulculara yapılan işlemleri uygulayarak, evinden alıp beni Batı’ya sürgün etti.

Benden sonra ailemi de, çoluk çocuğa acımadan, Batı’da bulunduğum şehirden başka bir kente sürgün ettiler. Evimi, hayvanlarımı ve ekimlerimi talan ettiler.

Ben ve ailem tüm yaşam koşullarından yoksun bırakıldık. Acılar, aşağılamalar, yaşadığımız yoksulluklar ve sürgün edildiğimiz yerlerdeki polis, jandarma ve göçmen bürolarındaki uygulamaları anlatmaya gücüm yetmiyor. Ve bugün bile onları andığımda bütün bedenim titriyor.

Buna, hiçbir ülkede, tarihin hiçbir döneminde ve hatta inceleme yapan antropologların rastlamadıkları bir biçimde, adalet anlayışına uymayan ve ancak bize uygulanan yeni yöntemleri de eklemek zorundayım.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, bir de bize küfreden, bizi aşağılayan makalelerle dolu Türk gazetelerini okumaya zorladılar. Bu makalelerde tüm ulusal duygularımıza, ulusumuza, onurumuza ve geçmişimize her gün sövülüyordu; böylece duygularımızı kontrol ediyorlardı.

Fizik ve moral olarak dayanılmaz, yaşanması güç, bir durum dayatılmıştı bize. Böyle bir durumda, sürgün yerinden kaçtım ve Allah’ın yardımı ile 47 gün yürüyerek Kürdistan dağlarını aşıp Ağrı’ya ulaştım.

Sürgün edildiğimizde bizim ve bizi götüren jandarmaların tren ve diğer motorlu araç giderleri ile birlikte, her şeyi biz yoksullara ödettiler.

Size, yollarda tüm yardımlardan binlerce kadın, genç kız ve çocukların korkunç ve trajik durumlarını, her gün açlıktan yoksulluktan ve gördükleri kötü muamelelerden ölen yüzlercesinin çektikleri acıları anlatmak isterken, yüreğim kan ağlıyor.

Onları öylesine vahşice davranılıyordu ki, normalde ürkütücü olan ölüm korkusu bile, bu zavallılara kurtuluş yolu gibi geliyordu. Üstelik hiçbir suç ve günahları olmamasına karşın, hükümetin keyfi istemiyle, çekmek zorunda bırakıldığım tüm bu çilelerden, gördüğüm bu muamelelerden sonra, evet bu tüm olup bitenlerden sonra, gelip teslim olmam ve af dilemem anlamsız ve niteliksiz bir davranış olur.

Hükümet, yaptığı vahşetle uygulamalardan gerçekten pişman olmuşsa o zaman, tüm sürülenleri geri yurtlarına göndermeli, talan ve hırsızlıklarının cezasını ödemeli. Topluca kurşuna dizilenlerin sorumluları cezalandırılmalı ve tüm bu uygulamaların kurbanlarının da teslim olma ve af isteminde bulunma başvurusunu beklemeden, gerekenler yapılmaya başlanmalıdır.

Ülkem yakılıp yıkıldıktan ve bir viraneye çevrildikten sonra, benim burada ya da başka bir yerde yaşamış olmamın anlamı yoktur. Bana eski memuriyetime uygun makama dönmemi ve istediğim şehirde yaşamamı söz veriyorsunuz, ama siz tüm Kürt memurlarının görevden alınmalarını ve ardından sürgüne gönderilmelerini öngören yasayı unutuyorsunuz.

Anlaşılan bu atama yalnızca geçici bir süre için düşünülmüş ve hemen ardından yeni sürgünler gelecek. Hükümetin dürüstlüğüne ve içtenliğine inanmadığım için, hiç kimseye gidip teslim olmalarını salık vermeyeceğim. GeradeliLezgî Ağa, Halit Bey’in yeğeni, köylüleri ve beraberindeki 20 kişi ile birlikte hükümetin sözüne güvenerek, gidip Vilayete teslim oldular ve af edildiler.

Onlar nerede şimdi?

Hepsi vahşice öldürülmediler mi? Bu deneyimleri yaşadıktan sonra, nasıl olur da teslim olurum ve başkalarına olasılık veririm? Hükümetin eline düştüğümüzde, bizi kimse kurtaramaz. Ölüm buyruğunu yerine getirirler.

Vali Bey dünyanın en dürüst ve sözüne güvenilir insanı olabilir, ama üstlerinin emirleri dışında bir şey yapamaz. Teslim olanları öldürecek, kendi yetki sınırlarının yetmezliğini de bahane edecektir.

Bu oyun oynanacaktır.

Yirminci yüzyıl uygarlığına acı çektirircesine, nasıl inlediklerini gözlerimle gördüğüm milyonlarca Kürd’ün Batı Anadolu’dan İran, Suriye, Mezopotamya’ya kaçmak zorunda kalan diğer Kürtlerin ülkelerine dönüp yeniden uyum sağladıklarını görmeyinceye kadar Bayezid’a dönmeyeceğim.

Beni vicdan muhasebemden başka hiçbir güç ve kimse bu yolumdan alıkoyamaz. PTT Müdürü Halil Bey’e teşekkürlerimi sunarım. Arkadaşlığımın kabulünü rica ederim.

22 Şubat 1928

İMZA: Dündarzade Numan Hulisi

Çok geçmeden 9 Mayıs 1928 yılında Hükümet af çıkarır. Sürgüne gidenler geri gelir. Numan Efendi de Ağrı Dağı’ndan iner, Iğdır’a yerleşir. Eşi Melahat ve üvey kızı Semiha da Iğdır’a gelir. Numan Efendi devletin önerdiği görevleri reddeder. Davavekili olarak çalışmaya başlar.

O yıllar Iğdır’da Hukuk Fakültesi mezunu olmadığı için hukuk bilgisi yeterli düzeyde olanlar Davavekili (geçici avukat) olarak görev yapabiliyorlardı. Numan Efendi Iğdır’ın ilk davavekili olur. Kapısı herkese açıktır. Mümkün olduğunca mağdurların haklarını korumaya çalışır. Zaten yaratılışında da bu vardır. Ağrı Dağı İsyanından sonra Iğdır yavaş yavaş bir dönüşüm yaşamaya başlar. En dikkati çeken taraf da Ermenilerden boşalan gayrimenkullerin müzayede (açık artırma) yoluyla satış işlemidir.

Bu süreç o kadar masum bir şekilde işlemez. İşin içine mafya türünden gruplar girer. Müzayedeye katılanları tehdit eder, gayrimenkulü ucuz yoldan satın alırlar. Bu mafya grubunun en önemlisi Azeri kökenli Çobankereli İshak ve çetesidir. İshak, ilk zamanlar, Ağrı’daki askeriyeye malzeme tedarik eder. Zamanla dikkatini gayrimenkul satışı için devlet tarafından yapılan açık artırmalara çevirir. Örneğin bir ev satılığa çıkarıldığı zaman, İshak, “Bu açık artırmaya ben gireceğim” diye ortalığa haber salardı. Kimse korkusundan ne bir fiyat teklifinde bulunur ne de açık artırmaya katılırdı. Böylece İshak ev ve dükkânları istediği fiyattan kapatırdı. Bir gün Numan Efendi, İshak Bey’in tehditlerinden korkarak kendisine sığınan Azeri bir müvekkilini mahkemede savunur ve davayı kazanır. İshak Bey’le arasında bir husumet peyda olur. İshak Bey, Numan Efendi’yi şehir merkezinde açıktan ölümle tehdit eder.

Bütün bu yaşananlardan bağımsız olarak aynı gün başka bir olay daha yaşanır. Aslen Ağrılı olan Aziz Gökbakan, Iğdır’da bir manifatura ve ayakkabı dükkanı açmıştır. Iğdır’daki Alay mensubu subaylardan birisinin eşi çarşı alışverişi sırasında Aziz Gökbakan’nın dükkânında sözlü sarkıntıya uğradığını hanım arkadaşlarına anlatır. Bu iddia bir anda tüm Alay erkânı tarafından duyulur. Bir subay eşinin sarkıntıya uğraması kocasını fevkalade üzer.

Yıl 1930 Ekim ayıdır. Ağrı Dağı İsyanı henüz bitmiştir. Askerlerin sivil halka yaklaşımı şüpheli ve serttir. Karısı tacize uğrayan subay, intikam almaya karar verir. Aziz Gökbakan’ın evi tespit edilir ve iki er görevlendirilerek Aziz Gökbakan evine vardığında gecenin karanlığından yararlanarak evinin pencere ve kapısına ateş edilmek suretiyle tepki gösterilmesi kararlaştırılır.

Askerler Aziz Gökbakan’ın evini tespit eder, yol kenarındaki duvar arkasında sipere yatarak Aziz Gökbakan’ın eve gelişini beklemeye koyulurlar. Ne tesadüftür ki Numan Efendi de o akşam Aziz Gökbakan’ın evine misafirdir. Aziz Gökbakan’ın elinde lüks lambası vardır. Birlikte arkın kenarındaki toprak patikada eve doğru ağır ağır ilerlerken, askerler Aziz Gökbakan’ı hedef alarak ateş açarlar. Ne yazık ki kurşunlardan biri Numan Efendi kalbine isabet eder. Aziz Gökbakan elindeki lüks lambasıyla kendisini arkın içine atar.Ortalık zifiri karanlık olur. Aziz Gökbakan arkın içinde sürünerek eve varır. Askerler tam olarak ne olup bittiğini anlamazlar ama olay yerinden uzaklaşırlar.

Numan Efendi vurulup yere düştüğünde yardımına ilk koşanlardan biri Merhum Sait Zor’dur (İlhan Zor’un babası). O günü şöyle anlatır:

“Olay yerine vardığımda Numan Efendi yerde yatıyordu. Bayburtlu Recep isimli şahıs, Numan Efendi’nin başını iki elinin arasına almış teskin etmeye çalışıyordu. Bayburtlu Recep alkollü olduğu için Numan Efendi rahatsız olmuştu. Beni görünce, “Sait beni sen kucağına al!” dedi. “Düşmanın var mıydı?” diye sorduğumda, ’Hayır!’, dedi, ‘yalnız İshak beni bugün şehir merkezinde tehdit etmişti!”.

Numan Efendi, Sait Zor’un kollarında hayata gözlerini yumar (Ekim 1930).

İshak Bey, Numan Efendinin ölümünden sorumlu değildir ama halk arasında öyle bir inanış uyanır. Ahmed Şemo ve Kerem Bey (Güneş) bir vurucu tim hazırlarlar. İshak Bey Ağrı şehir merkezinde öldürülür. Ahmed Şemo ve Kerem Bey tutuklanır, birlikte Erzurum’da aynı hücrede kalarak bir yıl hapis yatarlar.

Numan Efendi öldüğünde 45 yaşındadır. Sonradan mezarlık olacak diye tek mezar olarak kasabanın bir yerine gömülür. Ne yazık ki mezar yeri bugün belli değildir.

Yıllar sonra Aziz Gökbakan’a ateş açıp yanlışlıkla Numan Efendi’yi öldüren Urfalı asker ölüm yatağında itirafta bulunur. Bir mektup kaleme alır. Iğdır Cumhuriyet Savcılığına gönderir. Amaçlarının Aziz Gökbakan’ı öldürmek olduğunu ama yanlışlıkla Numan Efendi isimli başka birini öldürdüklerini itiraf eder.

Numan Efendi, Kaymakam, Tapu Müdürü gibi resmi görevler üstlendiği için yazılarında kod isim kullanmak zorundaydı ve her seferinde farklı kod isim kullandığını Milletler Cemiyetine gönderdiği raporlardan biliyoruz. Bayezid Valisiyle yazışırken “Dündarzade Numan Hulisi” ismini kullanırken, Milletler Cemiyetine yazdığı mektuplarda “Feridun Beg” kod ismini tercih eder.

Bugünkü Birleşmiş Milletlere benzer bir örgüt olan Millet Cemiyeti 10 Ocak 1920 tarihinde kurulmuştu. Merkezi İsviçre’nin Cenevre şehriydi. Fransızca kaleme alınmış bu yazılarda Ağrı Dağı İsyanında sivillerin uğradığı zulme dikkat çekiliyordu. Okuyucularıma bir hatırlatma yapmak isterim ki Milletler Cemiyetinin arşivleri Cenevre şehrindedir ve halka açıktır. İnternet üzerinden ulaşmak mümkün değildir. Özel yazışmalar ve mektuplar,  “Communications and Transit Section, 1919-1946” (Haberleşme ve Ulaşım Bölümü) adı altında toplanmıştır. Cenevre’de UNOG Library arşivlerinde günlerim geçti ancak biraz da Fransız tembelliği olsa gerek sınırlı sayıda bilgiye ulaşabildim. İyi bir araştırmacının orada aylarca kalıp uğraş vermesi gerekiyor.

Benim edindiğim bilgi 1929-1930 yılları arasında beş mektubun Doğubayazıt ilçesinden gönderildiği, mektupların Fransızca kaleme alındığı ve bu mektuplarda Kürt sivil ve mültecilerin sıkıntılarını dile getirmesinden bahsetmesiydi çünkü ana giriş kataloğunun “Konu” kısmında böyle bir ifade vardı. Mektuplar Feridun Beg imzasıyla gönderilmişti. Bu bilgilere kocaman, kapakları yırtık eskimiş katalog defterlerinde rastlamak mümkündü. Ancak mektupların aslı, yer altındaki arşivlerde olup henüz halka açık olacak şekilde düzenlenmemişti.

Yedi dil bilen Numan Efendi yazışmalarında şu isimleri kullanmıştır: “Numan Feridun Es”, “Numan bin Yusuf” , “Numan Dündarzade”, “Dündarzade Numan Hulisi”

Şahsi görüşüm ve değerlendirmem odur ki Numan Efendi’nin Fransızca yazdığı yazıları Feridun Beg ismiyle Iğdır’dan değil Ağrı’ya bağlı Doğubayazıt’tan postalatmış olmalıydı.

AĞRI DAĞI İSYANINDA KÜRT AYDINLARI

Ağrı Dağı İsyanı yıllarında, Ağrı Dağı eteklerinde veya Ağrı Dağını çevreleyen il ve ilçelerde Avrupa tarzı sivil veya askeri eğitim görmüş iki Kürt aydını vardır: İhsan Nuri Paşa ve Numan Efendi. Üçüncü bir isim yoktur.

Maalesef Kürt yazar Sayın Mehmed Uzun yazmış olduğu “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” isimli kitabında Kürt aydını Memduh Selim’in İskender kod adıyla iki yıl boyunca Ağrı Dağı’nda isyancıların arasında kaldığını ve savaştığını yazar. Bu doğru değildir. Bölgede yaptığım araştırmalarda ne İskender kod adına ne de Memduh Selim isimli eğitimli ve kent kültürü almış üçüncü bir Kürt aydının varlığına rastlamadım.Mehmed Uzun sürgünden sürgüne giden aristokrat Kürtlerin romantik düşlerinin ve aşklarının bir anlamda yazarı olmuştur.

AĞRI DAĞI İSYANI LİDERLERİ

Merhum Mehmed Uzun’un kurgusuna saygı duyacağız ama gerçekleri de yazmak zorundayız. En önemlisi Mehmed Uzun romantik ve gerçeklikten kopuk romanında Şeyh Abdükadir gibi çok önemli bir şahsiyetin adından bile bahsetmez. Hâlbuki en büyük askeri güç Şeyh Abdülkadir’in kendi aşireti ve savaşçılarıdır. Üstelik Ağrı Dağı İsyanında liderlik dört kez el değiştirmiştir: Bıro Heski Telli, İhsan Nuri Paşa, Şeyh Abdülkadir ve tekrar Bıro Heski Telli (vefat 1932).

MEHMED UZUN

Ağrı Dağı İsyanına damgasını vuran Iğdır ve Doğubayazıt tarafındaki aşiretler arasında var olan çatışmaların tarihsel nedenleri hakkında hiçbir bilgi sunmaz,derinliğine inmez çünkü bölgede araştırma yapmamıştır. Mehmed Uzun, sık sık İstanbul, Halep, Antakya gibi kent yaşamının kozmopolitik dünyasına bizi götürür,romantik Kürtçülük üzerinden okuyucuyu kazanmaya çalışır. Yazarın kurgusuna, üslubuna saygılıyım ama okuyucularım bilmeli ki Mehmed Uzun’un kitabında Ağrı Dağı İsyanında anlatılanlar gerçeklikten çok uzaktır. Kürt aydınları arasında var olan ilişkiler de kitapta ifade edildiği gibi o kadar masum ve idealist değildir. Aralarında üstünlük ve taraf tutma anlamında bir çekişme vardır.

Bazı kentli Kürt aydınları Fransız Mandasını, bazıları İngiliz Mandasını tercih etmektedirler. Sonuçta İngiliz Mandasını kabul edenler ağırlık kazanır, İngilizlerin gözetiminde ve kontrolünde Ermenilerin Taşnak Partisi temsilcileriyle kentli Kürt aydınları ve asker kökenli Kürtler Beyrut’ta bir araya gelirler, birlikte bir strateji oluştururlar. Aralarında Kürt ULEMA sınıfından ciddi isimler yoktur. ( Belki de bu yüzden ULEMA sınıfını bir anlamda “gerici” olarak değerlendiren Mehmed Uzun, Şeyh Abdülkadir’e kitabında yer vermemiş olabilir.)

Burada ULEMA sınıfının Kürdistan davasında oynadıkları rolü kısaca da olsa hatırlatmak isterim. Önce aklıma gelen önemli şahsiyetleri sıralamakta yarar vardır.Şeyh Ubeydullah oğlu Seyit Abdülkadir, Şeyh Mahmut Berzenci, Molla Mustafa Barzani, Kadı Muhammed, Şeyh Abdülkadir (Sakan Aşireti Lideri/ Ağrı Dağı İsyanı), Şeyh Sait, Seyit Rıza, Said-i Nursi gibi isimler Kürdistan ve Kürt davasına kentli ve aristokratlardan çok daha fazla katkı sundukları tartışma götürmezdir. 

Ağrı Dağı İsyanı sırasında zar-zor yayımlanan iki gazetenin de yazılarını İhsan Nuri Paşa bizzat kaleme almıştır. Gazeteler birkaç sayı ve zorlukla çıkarılmıştır. Manevi değeri büyüktür ama etki gücü azdır çünkü bölge halkı okuma yazma bilmemektedir.

İstanbul’da lise düzeyindeki Harbiye Mektebi’ni bitiren İhsan Nuri Bey1910’da 17 yaşında Harbiye’yi bitirerek teğmen rütbesiyle Osmanlı ordusuna katılır, hayatı cepheden cepheye geçer. Yüzbaşı rütbesindeyken Xoybûn Cemiyetine üye olur. Xoybûn Cemiyeti Yüzbaşı İhsan Nuri Bey’i “Paşa” unvanıyla taltif edip, Ağrı Dağı İsyanına “Genel Komutan” olarak atar. İhsan Nuri Paşa,askeri kariyer yolunu takip ederek “Paşa” olmamıştır, bu yüzden entelektüel seviyesi ve dünya olaylarını yorumlamada yetersizdir. Diplomasiyi bilmez. Ruslar ve İranlılarla pazarlık yapma yeteneğinden yoksundur.Büyük güçlerin manevra, çıkar ve beklentilerini anlamakta zorlanmaktadır. İhsan Nuri Paşa, İsyan yıllarında Kürtçe ve Osmanlıca bilmekte, Fransızcayı zorlukla okuyabilmektedir (sonraki yıllar Tahran’da Farsça da öğrenmiştir). Eğer gerçekleri tam olarak ifade etmek istersek İhsan Nuri Paşa lise (Harbiye) mezunudur ve siyasi diplomasi yeteneğinden yoksundur.

HOYBUN CEMİYETİ

Eğitim düzeyi ilkokul seviyesinde veya medrese düzeyinde olan BıroHeski Telli de daha sonra “İbrahim Paşa” unvanıyla taltif edilmiştir. Bu yüzden isyan sırasında kullanılan “Paşa” unvanının sembolik bir anlamı vardır. İsyancılar arasında en eğitimlisi yedi dil bilen ve İstanbul Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu Numan Efendidir. Bu yüzden hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde “Feridun Beg” imzasıyla Milletler Cemiyetine gönderilen raporlar Numan Efendinin kaleminden çıkmıştır.

OSMANLI DÖNEMİ KÜRTÇE YAYINLAR

Okuyucularıma öncelikle şunu hatırlatmak istiyorum. Osmanlı döneminde “Kürdistan” kelimesinin siyasi anlamda kullanılması önünde bir engel yoktu. Özellikle 1925 yılında yaşanan Şeyh Sait İsyanından sonra Kürdistan kelimesinin kullanılması medyada ve yazışmalarda yasaklanmıştır.

1899-1923 arasında (Osmanlı Dönemi) kurulan Kürt cemiyet, dergi ve gazetelerinin bazılarının ismine bir göz atalım:

  • Kürdistan Gazetesi 22 Nisan 1889’da Kahire’de yayına başlar.
  • KürdistanAzm-î Kavî Cemiyeti (1900) Din hocaları tarafından kurulmuştur. Zazaca ve Kurmançça din kitapları yayımlanmıştır.
  • Kürd Teavun ve Terakki Cemiyeti (1908) (Kürt Dayanışma ve İlerleme Cemiyeti) Kürt din uleması ve aydınları tarafından birlikte kurulmuştur.Kûrmancî  Kürtçesi,  Soranî  Kürtçesi  ve  Türkçe olmak üzere üç dilde yayın yapılmıştır.
  • Şark ve Kürdistan, 1908 İstanbul da yayınlanmış
  • Kürt Neşr-i Maarifî Cemiyeti  1910 (Kürt Eğitimi Yaygınlaştırma Cemiyeti)
  • Kürdistan Teşrîk-i Mesaî Cemiyeti 1912(Kürdistan İşbirliği Cemiyeti)
  • RojiKurd; 1913 İstanbul da yayına başladı
  • İstihlas-ı Kurdistan Cemiyeti (Kahire, 1915)
  • Kürdistan Teali Cemiyeti (Kürdistan Yükselme Derneği) 1918
  • HetawiKurd (Kürt Gün Işığı-Soranice bir kelime)
  • Jin dergisi; 1918 Ekim ayında İstanbul da yayınlandı.
  • Hêvî (Umut)
  • Teşkilat-i İçtimaiyye
  • Kürdistan Teali Cemiyeti
  • Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti
  • Kürt Millet Fırkası
  • Azadi (İstiklal Komitesi)

OSMANLI DÖNEMİ (ERKEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ) KÜRT AYDINLARI

Osmanlı döneminde Kürt dernekleri kuran, Kürtçe (Kurmançça, Soranice ve Zazaca) gazete ve dergiler çıkaran ve Kürdistan davasını sahiplenen şahsiyetleri dört ana grupta toplamak mümkündür:ULEMA: Şeyh Ubeydullah oğlu Seyit Abdülkadir, Said-i Nursi, Şeyh Sait gibi din hocaları

KENTLİ AYDIN: Celadet Bedirxan, Kamuran Bedirxan, Osman Sebri, Nurettin Zaza, Memduh Selim, Baban ailesi gibi kentli ve aristokrat aydınlar.

ASKER: Albay Cibranlı Halit Bey, Yüzbaşı İhsan Nuri gibi asker kökenliler(Bunların çoğu Sultan Abdülhamit tarafından kurulan Aşiret Mekteplerinden mezun olmuşlardır. Cibranlı Halit Bey Kabataş Lisesinin ilk mezunudur. İhsan Nuri Bey, Erzincan’daki Aşiret Mektebinde eğitim almıştır.)

TAŞRALI AYDIN: Kürdistan’ın mütevazı ailelerinden gelip kendiemeği ve zekâsıylaciddi yükseköğrenim gören aydınlar. Bunun en önemli temsilcisi Numan Efendidir. Numan Efendi Erzurum Lisesini birincilikle bitirir. Numan Efendi, babası din hocası olduğu için ayrıca medrese eğitimi de almıştır ama O’nun kişiliğini belirleyen hümanizm ve evrensel dünya görüşüdür. Kürt Milliyetçiliğini anlamlı ve yapıcı olduğu sürece desteklemiş, sivil halkın zarar gördüğü noktada isyancıları devletle görüşerek anlaşmaya davet etmiştir.

Kürt Cemiyetleri genellikle Kürt emir, şeyh ve aşiret reislerinin çocukları tarafından kurulmuş ve yönetilmiştir. Özellikle Bedirxan ailesi fertleri kurulacak bir Kürdistan’ın doğal liderleri oldukları yönünde bir inanç taşımaktadırlar. Ulema kesiminde de Şeyh Mahmut Berzenci ve Şeyh Sait gibi muhafazakargörüşü destekleyenlerbulunmaktadır. Numan Efendi her iki kesimden de farklı düşünmektedir. Onun önceliği ne ulus-devlet yapısında bir Kürt devleti, ne Fransız veya İngiliz mandasıne de emirlik/beylik şeklinde bir Kürdistan değildir. Ermeni Tehcirine bizzat şahitlik etmiş bir devlet adamı olarak Hamidiye Alaylarından uzak durur. Unutmayalım ki Ağrı Dağı İsyanına katılan ağaların önemli bir kısmı Ağrı Dağı İsyanını, bir şekilde Türk hükümetiyle bir pazarlığa dönüştürmek, Hamidiye rütbe ve maaşlarını garantiye alarak sivil hayata geri dönmektir.

Numan Efendi bu türden yapılardan uzaktır. Halkların birlikte barış içinde ama kimliklerinin önündeki engeller kaldırılmış olarak yaşamasını esas alan bir dünya görüşüne sahiptir: O dönem bunun siyasi literatürdeki adı Sosyalizmdir ama o yıllar Kürt çevrelerinde Sosyalizm’in “S”si bile okunmamaktadır. Bu anlamda Numan Efendi davranışı ve dünya görüşü Sosyalist düşünceyle örtüşmekte ama nedense Sosyalizm adını seslendirmek istememektedir çünküdöneme damgasını kentli ve aristokrat Kürt aydınları vurmakta, kendilerinin yönetiminde kurulacak Emirlik (Hanedan) veya Manda tarzı bir Kürdistanı hedeflemektedirler.Sosyalist bir Kürdistan’da kentli ve aristokrat Kürtlerin veya ULEMA’nın söz hakkı olmayacağı kesin idi.

KÜRTLER,NİÇİN ULUS-DEVLET KURAMADI?

19’ncu yüzyılın başında (1900) Kürt ulusal bilinci yükseldikçe Kürtlerin aklına  iki çözüm geliyordu: Ya ULEMA’lar yönetiminde muhafazakar bir Kürt Devleti ya da kentli ve aristokrat Kürtlerin kuracağı ama kendilerinin yönetiminde olacağı Emirlik tarzı bir Kürdistan. Ulus-Devlet yapısında bir Kürdistan düşünen veya öneren yoktu. Bunun önemli bir nedeni vardı: Ulus-Devlet için DİL birliği gerekiyordu. Osmanlı yönetiminde (Anadolu, Suriye, Irak) yaşayan Kürtler arasında ne dil birliği ne de din birliği vardı. Bu gerçeklik Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı Dağı ve Dersim isyanları sırasında varlığını fazlasıyla hissettirmişti. Bazı araştırmacılar, Birinci Dünya Savaşında emperyalistlerin Kürdistan’ı paylaşması nedeniyle farklı diller ve dinlerin ortaya çıktığını iddia ederler. Bunlar komik ve zavallı iddialardır. Kurmançça, Zazaca, Soranice yüzyıllardır varlıklarını devam ettiriyorlardı. Aynı durum dini tercihler (Sünni, Alevi, Şii, Ezidi, Musevi vb) için de geçerliydi. Kısacası:

  1. ULEMA’lar Kürdistan kuramazdı çünkü farklı mezhep ve dinler vardı
  2. Kentli Kürtler ve aristokratlar Emirlik tarzı Kürdistan kuramazdı çünkü bu durum manda tarzı (büyük devletlerin yönetimine girmek) bir yaklaşımı gerektiriyordu. Gerçi Xoybûn Cemiyeti, Ağrı Dağı İsyanında İngilizlerin kontrolünde böyle bir Kürdistan’ın kurulmasını hedefledi ama başarısız oldu. Emirlik tarzı bir Kürdistan küçük bir bölgeyi kapsayacak, siyasi Kürdistan sınırlarına ulaşamıyacaktı.
  3. Ulus-Devlet tarzı bir Kürdistan kurulamazdı çünkü dil birliği yoktu

Geriye tek çözüm kalıyordu: Sosyalist Kürdistan. Ama bu davayı sahiplenecek ne bir parti ne de bir istek vardı. Kürtler, ta başından beri sosyalizmi kendilerine asla yakın görmediler ve sırtlarını döndüler.

Değerli okuyucularım!

Şimdi geldik yakın Kürt tarihinin EN ÖNEMLİ SORUNUNU gözler önüne sermeye ve niçin Karl Marks ile Numan Efendi’yi karşılaştırmak istediğimin temel nedenlerine…

KÜRTLER VE SOSYALİZM

Kahire’de 1899 yılında yayın hayatına kavuşan KÜRDİSTAN isimli gazeteden başlayarak 5 Ekim 1927 tarihinde kurulan Xoybûn Cemiyetine kadar geçen 28 yıl boyunca yayımlanan Kürtçe dergileri ve Kürt aydınlarının Sosyalizm arasındaki ilişki acaba hangi çizgide gelişmiştir diye bir araştırma yürüttüm. Bildiğiniz gibi siyasi Kürdistan haritası, Rus Çarlığı ve 1917 yılından itibaren Sovyetler Birliğiyle fiziksel olarak komşuluk derecesinde birbirlerine yakın hatta iç içe olmuştur. Sovyetlerde Birliğinde Laçin’de kurulan Kurdistana Sor otonom bölgesiyle bu yakınlık daha pekişmiştir. Yani Kürdistan Afrika’nın ortasında bir ülke değildi. Dünyayı sarsan ve titreten Sovyet Devriminin hemen yanı başındaydı. Sosyalizm ile ilişkileri anlamında Kürtlerle iç içe veya komşu olarak yaşayan Ermenilerle bir karşılaştırma yaparsak ilginç bir gerçeklikle karşılaşırız:

Ermeni Sosyalistleri 1887 yılında Cenevre kentinde Hınçak Sosyalist partisini kurdular.Osmanlı Devleti ve İran’daki ilk sosyalist parti oldu. Çalışma bölgesi olarak Doğu Anadolu Bölgesi’ni seçen komite, bir zaman sonra merkezini İsviçre’den Londra’ya taşıdı.O yıllar Kürtlerin böyle bir girişimi veya düşüncesi yoktu.

Başka bir Ermeni partisi daha kuruldu: Taşnak Cemiyeti. Daha çok Kafkasya kökenli (Çarlık Rusya’sı) Ermeni aydınları ve ihtilâlcilerince 1899 yılında İsviçre’de kuruldu. Bağımsız Ermenistan kurmayı amaçlıyordu. Asıl adı “Taşnaktsutyun” yani Birlik / Federasyon anlamına geliyordu.

Acaba Kürt Aydınları bu dönemde niçin Sosyalizme uzak duruyordu? Bırakınız sosyalist bir dernek veya parti kurmayı, sosyalizmi bireysel olarak özümsemiş ve eser veren tek bir Kürt aydınının olmaması gerçekten çok düşündürücüdür. Ezilen halkların dört elle yapıştığı, kurtuluşu Sosyalizmde gördüğü böyle hassas bir dönemde nasıl oluyor da tek bir Kürt aydını tek bir makale kaleme almamıştır. Kürt isyanlarının başarısızlığının arkasındaki asıl nedeni burada aramak gerekmektedir.Kürtler ZAMANIN RUHUNU yakalayamamışlardır.

Xoybûn Cemiyetinin önde gelen liderlerinden Celadet Ali Bedirhan, Kâmuran Ali Bedirhan, Nuri Dersimi, Ekrem Cemilpaşa, Memduh Selim, İhsan Nuri Paşa ve diğerlerinin hiçbirisinin sosyalizmle ilgisi yoktur. Tüm dünya sosyalist düşünceyle derin bir alt-üst yaşarken Kürt aydınlarının bu gerçekliğe sırt dönmesi ve zamanın ruhunu yakalayamaması Kürtler için bir kayıp olmuştur. Eğer bu aydınlar İngilizlerin kontrolündeki Xoybûn Cemiyetinde Ermeni milliyetçi Taşnak Partisi yerine,  Sosyalist Ermeni Hınçak Partisiyle işbirliği yapsalardı veya bağımsız Komünist/Sosyalist Kürt Partisini kursalardı, Sovyetlerle işbirliği yapma ve Komintern’de söz sahibi olurlardı. Ağrı Dağı İsyanında Sovyetler’den lojistik destek alacak, muhtemelen sosyalist bir Kürdistan’ın kurulması mümkün olacaktı ama bu durum Emirlik/Hanedanlık türü bir Kürdistan kurmak isteyen Bedirxan gibi aristokrat Kürt ailelerinin tercihi değildi.

KOMÜNTERN

Sovyetler Birliği, Ağrı Dağı İsyanını, Bakü petrollerine ulaşmak amacıyla isyanı destekleyen bir İngiliz projesi olarak değerlendirdiğinden,isyan sırasında uçaklarıyla Ağrı Dağı’nı defalarca bombalamış, Aras’ı geçen Kızıl Ordu, Kürt kuvvetlerini Aralık’tan püskürtmüş, gerektiğinde isyancılar karşısında tutunamayan Türk askerlerinin Aras’ı geçerek Sovyetlere sığınmasına izin vermiştir. Üstelik Komintern’de(Sosyalist ve Komünist partilerin üye olduğu kuruluş) Sovyetler Birliği, Kürt İsyanını gerici bir hareket olarak tanıtmış, Kürtleri dünyada gelişen sosyalist dinamizmden soyutlamış, üstelik isyanı “gerici” bir ayaklanma olarak değerlendirdiğinden bu sıfat Kürtler üzerinde “kara bir leke” olarak kalmıştır. (Hatırlıyorum 1970’li yıllarda Türk sosyalistleriyle yaptığımız tartışmalarda karşımıza çıkarılan en güçlü argüman Komintern’in Kürt isyanlarını gerici olarak gördüğünü ifade etmeleriydi.)

Keza, 1937-38 Dersim İsyanında da Sosyalistlerin hiçbir varlığı veya mücadelesi olmamıştır. Dünyanın ezilen ulusları sosyalizmin yükselen dinamizminden yararlanırken Kürtler bu fırsatı kaçırmışlardır.

1959 yılında 49 Kürt aydını yakalandığı zaman Kürtler içinde sosyalist düşünce yeni yeni uyanmaya başlamıştır.Türkiye İşçi Partisi 1961 yılında kurulunca bazı Kürt aydınları TİP içinde mücadele etmiş ve nerdeyse 100 yıllık bir gecikmeyle Sosyalizmin esaslarıyla tanışmışlardır. Bu anlamda değerlendirme yaptığımızda Kürt Sosyalizm tarihinin ilk gerçek Sosyalisti Sayın Kemal Burkay’dır.

KEMAL BURKAY

CİGERXWÎN

1946 yılında Türkiye’den Kamışlı’ya geçen ünlü Kürt şairi Cigerxwîn 1948 yılında Suriye Komünist Partisi’ne üye olur. Ancak çok geçmeden 1957’de Suriye Komünist Partisi’nden ayrılarak Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’ne katılır. Burada merkez komitesi üyesi olarak politik faaliyetlerini sürdürür. Bu anlamda Cigerxwîn bireysel anlamda bile tam olarak istikrarlı bir sosyalist tanımına girmez.

Mehabad Kürt Cumhuriyeti, Sovyetlerin denetiminde 1946 yılında kuruldu. Beklenirdi ki böyle bir süreçte en azından bazı Kürt grup veya aydınları, Sovyetlere yakınlık nedeniyle Sosyalist veya Komünist Kürt partileri kurup yeni bir dönem başlatsaydılar ama bu durum da asla gerçekleşmedi.

Diğer ilginç bir noktada Mehabad Kürt Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra Molla Mustafa Barzani yaklaşık 500 silahlı adamıyla birlikte Türkiye-İran sınırı üzerinden Sovyetler Birliğine geçti. Burada kaldığı yıllarda Moskova’da öğrenim gördü. 11 yıl Sovyetlerde kaldı. 1958 yılında Irak’a döndü. KDP önce sosyalizme yakın durdu ama çok geçmeden milliyetçi ve muhafazakar bir örgüt olmaya devam etti. Kısacası ne bir zamanlar Laçin’de kurulan Kurdistan’a Sor ne da Molla Mustafa Barzani’nin Sovyetlerde 11 yıl kalması Kürtlerin Sosyalist bir parti kurmasına yardımcı olamamıştır.

Molla Mustafa Barzani

1975 yılında KDP’den ayrılan Celal Talabani Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni kurdu. Talabani, KYB’nin sosyalist bir parti olacağını ve KDP’nin aşiret çizgisinden uzak duracağını söyledi.Halbuki ne kendisi sosyalist parti olabildi ne de aşiret gerçeğinden uzak durabildi. KDP ile KYB arasındaki çatışma ideolojik değildi. İki nedeni vardı:1. KYB, KDP’lileri dağda yaşayan, cahil, aşiretçiliği ön plana çıkaran bir yapı, kendilerini de şehirde yaşayan çağdaş dünyanın nimetlerine açık bir toplum olarak görüyorlardı. 2. Kurmançça konuşan KDP ile Soranice konuşan KYB arasında dil temelinde de oluşmuş bir ayrışma vardı. Yani çatışmaları ideolojik değildi. Eğer bugün Kuzey Irak’ta Bağımsız bir Kürdistan devleti kurulsa, bu devlet Soranice ve Kurmançça bölgelerinden oluşan federatif bir yapıya sahip olacaktır. Şu anda Soranice defacto (yani fiilen) resmi dil statüsüne kavuşturulmaya çalışılıyor ama sonuç vermeyecektir çünkü Türkiye’de gelişecek Kurmançça dili Kuzey Irak’taki Kurmançça konuşan kesim üzerinde belirleyici bir rol oynayacak, Kurmançça’yıön plana çıkaracaktır.

Celal Talabani

1970’li ve 80’li yıllarda ilk kez Sosyalist programı sahip Kürt partileri kurulmaya başlandı ama aradan 100 yıl geçmişti. Bu anlamda Kürtlerin Sosyalizme tanışmasında bir paradoks yaşanmıştır. Sosyalizmden yararlanabileceği yıllar Sosyalizme sırtını dönmüş, Sosyalizmin çökmeye başladığı 1980’lerden itibaren Kürt Partileri Sosyalist düşünceyi ideolojilerinin merkezine oturtmuş, Sosyalizmden medet ummuş, garip bir paradoks yaşanmıştır.1990 yılında tüm dünya Sosyalizmin çöküşüne tanıklık ederken bu yıllarda Kürtler sosyalizmi keşfetme yarışına girişmişlerdi.

KARL MARKS VE NUMAN EFENDİ

Genç Karl Marks’ı sosyalizme iten en önemli neden, insanların yoksulluk içinde yaşamasına tanıklık etmesi, işçilerin ve çocukların haksız yere uzun saatler çalıştırılması ve acımasız sömürüdür. Bu arayış içinde bilimsel sosyalizmi formüle etmiş ve bu sistemi insanlığa kurtuluş yolu olarak önermiştir.

Numan Efendi’nin sosyalizmle tanışma şansı olmadı ama gerek Ağrı Dağı İsyanında gerekse Zilan deresinde yaşananları tıpkı Karl Marks gibi, bir Kürt olarak değil, bir hümanist olarak görmüş ve isyan etmiştir. İsyan duygusunu sadece Türk hükümetine değil isyanı yöneten arkadaşlarına da yöneltmiş, onları bile bile sivil halkı ölüme göndermekle suçlamıştır.

Kürt aydınları (bu gelenek halen devam etmektedir) Zilan ve Ağrı Dağı İsyanında yaşananları insanı boyutundan öte daha çok Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmak için yapılmış bir soykırımı olarak ilan etmiş, konuyu Birleşmiş Milletlerin dikkatini sunmuşlardır. Ne ilginçtir ki Ağrı Dağı İsyanını bir anlamda planlayan İngiltere bile yapılan oylamada yaşananları soykırım olarak görmemiş, sessiz kalmıştır.

İhsan Nuri Paşa ve Xoybûn Cemiyetinin 1930 yılı ilkbaharında bölgedeki Kürt aşiretlerine kurye ile haber gönderip çoluk-çocuk, kadın, yaşlı hep birlikte Ağrı Dağı’na doğru yola çıkmalarını, bu yıl içerisinde Bağımsız Kürdistan kurulacağını, artık son aşamaya geldiklerini ilan etmişlerdir. Aşiret liderleri arasında Ağrı Dağı’na gidip gitmeme yönünde tartışmalar yaşanmış, birbirlerini hain ilan edenler olmuş hatta cinayetler işlenmiştir. Ağrı Dağı’na doğru yola çıkan aşiret kafilelerinin yolu Zilan deresinden geçmek zorundaydı. Maalesef sivil halk uçakların ve mitralyözlerin hedefi haline gelmiş, katliama uğramıştır. Numan Efendi askeri anlamda yapılan bu stratejik hatadan dolayı isyanı yöneten kadroya kızgındır. Yavaş yavaş onlarla olan bağını koparır. İşin ilginç yanı sonraki nesiller İhsan Nuri Paşayı kahraman olarak görmüş, “Ararat’ın Kartalı” unvanıyla ilahlaştırmışlar ama O’nun askeri hatasını göz ardı etmişlerdir.

Türk Hükümeti, isyancılara İran tarafından lojistik destek veren Helikan Aşireti ve Mala Bozo’yu İran’la anlaşarak etkisiz hale getirir. Salih Paşa 60 bin askerle Ağrı Dağını çepeçevre sarar. Numan Efendi son bir çaba gösterir, hükümetle anlaşarak isyana son verilmesini yoksa sivil kayıplardan sorumlu olacaklarını defalarca kurye aracılığıylaisyancı komiteye iletmesine rağmen, onlar halen son anda İngiliz uçaklarının Türk askerlerine karşı hücuma geçeceğini ümit etmekteydiler.

Olaylar Numan Efendi’nin öngörüsünü haklı çıkarır. Zilan deresi sivil cesetlerle dolar, isyancı komite üyeleri ve deste liderleri tek kayıp vermeden yani direnmeden İran’a kaçarak canlarını kurtarırken dağda çadırlarda yaşayan siviller kaderlerine terk edilir, askerler aldıkları “tek canlı kalmayacak” emrine uyarak sivil ahaliyi yakaladıkları yerde katleder, açık alanda kaderlerine terk edilen cesetler yabani hayvanlara yem olur.

SESSİZ SOSYALİST NUMAN EFENDİ

Değerli okuyucular!

Numan Efendi’nin yaşamı temelinde sizlere 20’nci yüzyıl Kürt tarihinden bir kesit sundum. Bu döneme ait kitapların büyük çoğunluğunu okumuş bulunuyorum. Ancak hala o dönemde yaşananlar idealize edilmekte, öz eleştiri yapmaktan kaçınılmaktadır. Kürt duygusallığı Kürt mantığının önünde gitmeye devam ettikçe sıkıntıların sonu gelmeyecek, zihinsel karışıklık devam edecektir.Halen bazı partiler ulus-devlet kurmak hayaliyle silahlı mücadeleyi inatla devam ettirmekte, gerçekliğe sırtlarını dönmektedirler. Sosyalizm dönemi kapandığına göre şu an Kürtlerin önünde duran tek seçenek, bulundukları ülke içinde, birlikte yaşadıkları halklarla birlikte DEMOKRASİ mücadelesi vermek, bu temelde 100 yıllık bir kaybı telafi etmektir. 100 yıl önce Sosyalizm fırsatını kaçıran Kürtler şimdi de Demokrasi’ye sırtlarını dönmektedirler. Bu anlamda Kürt gençlerini silahlı mücadeleye davet etmek ve bu yolla bir Kürdistan kurulacağına inandırmak isteyenler ileride bunun hesabını vermek zorunda kalacaklardır.







45 yıllık ömrü boyunca Hümanist değerlerinden taviz vermeyen, dik duruşlu, bildiğini cesurca ifade eden, halkın içinde kalıp halkın davasına sahip çıkan, içinde mantığın olmadığı planlarda çözüm umuduna kapılmayan Numan Efendi’yi dönemin talihsiz koşullarına rağmen Kürtlerin ilk “Sessiz Sosyalist”i olarak kabul edip, bugün mezar yeri bile olmayan bu Kürt aydınını kalbimize gömerek anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık