HANGİSİ DAHA İYİYDİ?

6 gün önce
131 kez görüntülendi

HANGİSİ DAHA İYİYDİ?

14/02/2020

HANGİSİ DAHA İYİYDİ?

Zeki Sarıhan

Yeni koşullarda, Türkiye sosyalizmini yaratmak için yeni yollar arayıp bulmak ve sosyalistlerin birliği için uğraşmak, bunu da bir halk cephesinin önderliğine taşımak varken kimilerinin hâlâ kin haline getirdikleri eski fraksiyonculuklarına devam ettikleri görülüyor.

1960’’tan sonra Türkiye’de güçlü bir devrim rüzgârı esti.  O zamana kadar şiddetle bastırılmış sosyalist düşünceler pıtrak gibi uç verdi ve aydınlar, gençler, işçiler, hatta köylüler arasında bir hayli taraftar topladı. Hem dünyada sosyalist felsefe ve uygulamaların Sovyetler, Çin, Küba, Arnavutluk gibi merkezler olarak ayrışması, hem de Türkiye’de devasa bir küçük burjuva nüfus içindeki tabakalaşmanın çokluğu Türkiye Sosyalist hareketinin alabildiğine bölünmesine neden oldu.

Şöyle bir hatırlayalım: Türkiye İşçi Partisi, Yön-Devrim Çizgisi, Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi, Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu,  İbrahim Kaypakkaya Grubu, Hikmet Kıvılcımlı Grubu, Doğu Devrimci Kültür Ocakları, Rızgari, Acilciler… Bunların sayılarının kırka kadar çıktığı söylenir.

Her parti veya grup kendi görüşlerinden çok emindiler.  Bir araya gelemiyorlar, yayın organlarında birbirlerini sertçe eleştiriyorlar, hatta zaman zaman birbirlerine karşı zor da kullanıyorlardı. Yoldaşlık değil, hasımlık hukuku egemendi.

Türkiye’de sosyalist düşüncenin tarihi oldukça eski olduğu halde, bunların üzerinden devlet bir silindir gibi geçmiş, o dönemden ortalıkta Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi birkaç kişi kalmıştı.  Sosyalistler, sosyalist literatürü yeni baştan okuyup öğreniyor, kendi pratiklerini de kendileri yaratıyorlardı.

Gençler için bunlardan herhangi birine mensup olmamak bir aşağılama nedeniydi ve onlarla ÇBS (Çizgisi Belirsiz Sosyalist) diye dalga geçilirdi. Bu nedenledir ki, CHP’lilerin bir kısmı bile bu hareketlerden birinin etkisine girmiş bulunuyordu. Bugün yetmiş yaşını aşkın aydınların çoğu o tarihlerde eğer Ülkü Ocaklarına mensup değilse bu sosyalist çevrelerden birine mensuptu.

KÜLLERİ SOĞUMADAN

12 Mart 1971 Faşist Darbesi, sosyalistlerin, hatta demokratların tepesine bir balyoz gibi indi, fakat çok geçmeden sosyalistler kendi küllerini eşelediler ve oradan yeni hareketler çıkardılar. Gruplar içinde geçişler olduysa da eski düşmanlıklar sürdü. Ta 1980 Kenan Evren’in faşist Askeri darbesine kadar. Şartlar o kadar ağırdı, o kadar çok insan işkence gördü ve içeri atıldı ki, toplatılmamış kitaplar bile aile bireyleri tarafından yakıldı. Teorik tartışmalar askıya alındı. Herkes can telaşına düştü.  Solculuğun çıkar yol olmadığına karar verenler kendilerine yeni yerler aradılar. Kimi kendini sosyal demokrat olarak ifade etmeye başladı, kimi ticarete atılıp zengin olmanın yolunu tuttu, kimi de resmen yeni dönemin adamı oldular.

Solcu kalmaya kararlı olanlar, 1980’lerin karanlığından çıkış döneminde yeniden örgütlendiler. Bir kısmı geçmiş kötü deneyimlerden dersler çıkararak diğer sol gruplarla daha barışçı ilişkileri tercih ettiler, kimi ise önceden ezberledikleri veya kendilerine ezberletilen tutumlarına devam ettiler. Oysa aradan geçen 15-20 yıllık sürede köprülerin altından çok sular akmıştı. Sovyetler Birliği ve müttefiklerindeki reel sosyalizm yıkılmış, Mao’nun Çin’i bile büyük bir politik değişime uğramış, Arnavutluk Sosyalizmi de çökmüştü.

Günümüzdeki sol kümelenmelerde 1960’ların, 1970’lerin bölünmesi kendini hissettiriyor. Yeni koşullarda, “kim haklıydı” tartışması yerine, Türkiye sosyalizmini yaratmak için yeni yollar arayıp bulmak ve sosyalistlerin birliği için uğraşmak, bunu da bir halk cephesinin önderliğine taşımak varken, kimilerinin hâlâ kin haline getirdikleri eski tutumlarına devam ettikleri görülüyor. (13 Şubat 2020)

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık