FIKRALARDAN BİR TUTAM

3 hafta önce
49 kez görüntülendi

FIKRALARDAN BİR TUTAM
FIKRALARDAN BİR TUTAM

24/09/2021

ARANIZDA MÜSLÜMAN OLAN VAR MI ?
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye
dalar ve yüksek sesle Cami Cemaatine sorar :
-Aranızda Müslüman olan var mı ?
Korkudan kimse bir şey diyemez.
Bir müddet sonra… yaşlı bir adam ayağa kalkar ve
“Ben Müslüman’ım.” der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar…
Adam dışarıdaki koç sürüsünü gösterip:
-Amca, şunları kurban edeceğim de ben beceremem
yardım edermisin? der.
Yaşlı adam bir kaç hayvanı kestikten sonra,
“Ben yoruldum , artık başka birini bul.” der….
Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer
ve cemaate yüksek sesle tekrar sorar:
-Aranızda başka Müslüman var mı, varsa yanıma gelsin ?
Az önceki giden yaşlı adamı doğradığını düşünen cemaat
çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar,
imam:
– Ula bağa ne bakıp duraysunuz uşaklar?
İki rekat namaz kil durduk diye Müslüman mı olduk ?
Yüce İsa hepimizi korusun!

-YAŞANMIŞ GERÇEK OLAY

adamın biri arabasıyla giderken yoldan bir yolcu alır arabaya….
adam arka tarafa biner…..
şoför…
– eee hemşerim kimsin nereye gidersin der….
yolcu:
– ben Azraillim.. Canını almaya geldim der……
şoför alaycı bir tavırla

– sen mi Azrailsin? der..
– yav senin gibi Azrail olur mu hiç? der….
yolcu sakin bir tavırla
– Sen daha önce Azrail gördün mü de tarif ediyorsun? der…
ve ekler:
– inanmadın bana öyle mi? der….
Şoför:
– inanmadım tabii der……
Yolcu:
– o zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın der…..
gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde bir yolcu daha
alır…
ama yolcu ön tarafa oturur…
olaylar bundan sonra daha da enteresanlaşır…..
şoför yanındakine…
– ee sen kimsin nereye gidersin? der….
öndeki
– abi ben merkezde bir yere gidiyorum merkeze yakın bir yerde
indirirsen çok sevinirim adım falanca der……
şoför- yav şu arkadaki adam bana Azrailim diyo görüyon mu şu herifi
hem iyilik ediyoz hemde dalga geçiyor zibidi der….
öndeki arkaya bakar ama kimse yoktur….
öndeki:
– abi arkada kimse yok ki…..
şoför hışımla arkaya bakar ve:
– kör müsün be adam arkada oturuyor ya der…..
öndeki arkaya bir daha bakar ve:
– abi senin kafan iyimi yoksa dalga mı geçiyorsun der…
bu sefer arkadaki söze girer….
– gördün mü der öndeki beni ne duyabilir nede görebilir der şoföre.
şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür bet beniz atar….
arkadaki şoföre…
– hadi der arabayı kenara çek 2 rekat namaz kıl canını alacam der…..

şoför ağlamaklı çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner
arabadan…..
sonra….
sonra ne olmuş biliyor musunuz?????
adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar… :))

APTAL

Temele sormuşlar;
Aptal mı olmak istersin güzel mi ?
Temelden cevap; “Aptal “ demiş “Güzellik geçicidur.

 Spacenuke  Facebook  Twitter  FriendFeed

 

 

GÜZEL SÖZLER

 

DERS ALMAK ÜÇ HİKÂYE- ÜÇ DERS- BİR SÖZ

 

LAZ ESİNTİLERİ

 
LAZ ESİNTİLERİ

24/12/2017

 

 

JAPONLAR’IN DİNİ YOK AMA ÇOK DAHA DİNDARLAR

 
ÜNLÜ YAZAR SHAKSPEARE ‘DEN

09/07/2017

İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor,
Kaybetmekten korktuğu için.
Düşünmekten korkuyor,
Sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor,
Eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor,
Gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor,
Dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor,
Aslında yaşamayı bilmediği için.”

Merhaba,
Japonlar ne Hıristiyan, ne Musevi ne de Müslüman.
Ama bütün dünyaya ders verdiler.
Demek ki insan olmak, adam olmak başka bir şey.
Buyurun birlikte okuyalım.

İnternette yaygın biçimde dolaşan aşağıdaki metin Japonya deneyimine ilişkin dikkate değer noktaları dile getirdiği için, Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun önerisiyle İngilizceden çevrilmiştir.

JAPONYA’DAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN 10 ŞEY
Çeviren: Erkan Altinsoy (Afette Rehber Çevirmenlik)

1. AĞIRBAŞLILIK
Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerle ızdırap ifade etme görüntüsü yok. Üzüntünün kendisi yüceltildi.

2. ONUR
Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el kol hareketi yok. Sakinlikleri takdire ve övgüye değer.

3. YETENEK
Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.

4. ERDEM (Bencil olmama)
İnsanlar sadece o anda ihtiyaçları olan şeyleri satın aldılar, herkes bir şeyler alabilsin diye.

5. DÜZEN
Hiçbir dükkân yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok. Sadece anlayışlı tavırlar.

6. FEDAKÂRLIK
Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?

7. DUYARLILIK
Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.

8. EĞİTİM
Yaşlılar ve çocuklar dahil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu. Aynen de yaptılar.

9. MEDYA
Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan habercilik. En önemlisi de,DURUMDAN FAYDALANARAK KOLAY YOLDAN KENDİNE PAY ÇIKARMAYA ÇALIŞAN POLİTİKACILAR YOKTU.

10. VİCDAN
Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar.
Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaki Japon vatandaşlarından dünyanın alacağı çok dersler var.

 

 

İYİ OLMAK BAŞKA İYİLİKSEVER OLMAK BAŞKADIR

 
İYİ OLMAK BAŞKA İYİLİKSEVER OLMAK BAŞKADIR

08/10/2016

 

 

REHA MUHTAR KLASİKLERİ

 
REHA MUHTAR KLASİKLERİ

16/08/2016

Bir yüzücü 350 tonluk bir gemiyi çekmiştir. Muhtar sorar:
– Nasıl çekiyorsunuz gemiyi?
– İnanç meselesi. İçinizde bunu hissetmeniz gerekir.
– Neyi hissetmem gerekir? Gemiyi mi?

Muhtar bazen anlamakta zorlanır:
-Doğuştan kör olduğunuzu anladım da beyefendi, küçükken de gözleriniz görmüyor muydu onu soruyorum?

Dağcılar donmak üzereyken kurtarılmıştır ve Muhtar oldukça kısa ama bütün merak ettiklerimiz soruların cevabı niteliğinde bir soru sorar:
-Soğuk muydu?

İtalya muhabiri Muhtar’a bildiriyor:
– İtalyanlar Fatih Terim’e kurtarıcı anlamında ‘Salvatore’ diyorlar…
– Yani O’na kurtarıcı diyorlar, öyle mi?
– Evet. ‘Salvatore’ diyorlar…
..Ve Muhtar, her zaman anlama zorluğu çeken biz izleyicilere olayı açıklar:
– Gördüğünüz gibi sayın seyirciler… İtalyanlar Fatih Terim’e kurtarıcı anlamında ‘Matador’ diyorlar…

Muhtar cenaze haberi verir:
-Salı günü kılınacak cuma namazından sonra defnedilecek cenaze…

Adam karısını boğarak öldürmüştür. Muhtar’ın ilk sözü:
– Efenim başınız sağ olsun…

Alparslan Türkeş’in cenaze töreni. Muhtar anlatır:
– Cenaze töreninde sayıları on binin üzerinde yedi bin güvenlik görevlisi vardı…

Kadın bıçaklanmıştır. Muhtar canlı yayında gerçeklerin peşindedir:
-Sizi öldürebildi mi efenim?

Mahkumlar tünel kazarak kaçar.. Muhtar sorar :
– Mahkumlar kaçmak için mi tünel kazdılar?

Bir okul müdürü cinsel tacizle suçlanır…
– Sen benim sözümü bile kestiğine göre kim bilir daha neler yapmışsındır.

Harika Avcı kürtaj yaptırmıştır.
– Peki, bebek şimdi nerede?

Reha Muhtar, canlı yayında Hamdi Bey’le konuşuyor.
– Sayın Hamdi Bey iyi aksamlar efendim. Sizin adınız Hamdi midir, efendim?
– Evet Hamdi, Reha Bey..
– Hamdi diyorsun.
– Hamdi diyorum çünkü nüfus kağıdımda öyle yazıyor.
– Ben nüfus kağıdınızı sormuyorum efendim. Sana soruyorum: Sizin sahte olmayan isminiz nedir?
– Hamdi.
– Yani sahte olmayan isminiz Hamdi diyorsunuz. Peki sahte olan isminiz hangisi?
– Benim sahte olan bir ismim yok!
– Ama demin sahte olmayan ismim Hamdi dediniz. Demek ki bir de sahte isminiz var. Size Yeşil diyorlar efendim. Siz Yeşil misiniz?
– Hayır Yeşil değilim.
– Öyleyse size niye Yeşil diyorlar?
– Bana Yeşil demiyorlar. Hamdi diyorlar.
– Yani inkar ediyorsunuz. Sükut ikrardan gelir Hamdi.
– Ben sükut etmiyorum, konuşuyorum ve Yeşil değilim diyorum.
– Yeşil değilim dediniz ama mosmor oldunuz. Bakıyorum şimdi de kızarıyorsun. Niye sarardın Hamdi?
– Ne oldu Hamdi Bey? Bir tuhaf görünüyorsunuz?
– Galiba delirdim. Bana bir doktor lütfen!
– Geçmiş olsun, Hamdi Bey. Size acil şifalar diliyorum.

İyi Günler Türkiye, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa…

SENİ SEVİYORUM

Seni Seviyorum : Teoride mi, pratikte mi?
Seni Seviyorum : Anlaşıldı. Tamam…
Seni Seviyorum : Ne güzel… Seninle beraber beni seven iki kişi olduk böylece…
Seni Seviyorum : Havalardandır, bana da oluyor bazen…
Seni Seviyorum : Et olarak mı, ruh olarak mı?
Seni Seviyorum : Neden? Bende benim bilmediğim bir şeyler mi var?
Seni Seviyorum : Çok hoş… Peki başka ne gibi hünerlerin var?
Seni Seviyorum : Beni bu işlere karıştırma ne olur…
Seni Seviyorum : Ben de senin, beni sevişini seviyorum.
Seni Seviyorum : Üzülme, zamanla geçer.
Seni Seviyorum : Hadi ya, çok ilginç… Eee sonra…
Seni Seviyorum : Ben de seni seviyorum. Eee, şimdi ne olacak?
Seni Seviyorum : Hayır izin vermiyorum! Bugün beni seven yarın kediyi köpeği de sever. Olmaz, ben ciddi biriyim
Seni Seviyorum : Teşekkür ederim… Bu benim için büyük bir şeref… Sevgine layık olmaya çalışacağım. Büyüklerimi sevip küçüklerimi koruyacağım.
Seni Seviyorum : Gücün bana mı yetiyor? Akranlarını sevsene!
Seni Seviyorum : Bu neye cevap olacak, neyi çözecek peki?
Seni Seviyorum : Allah razı olsun…
Seni Seviyorum : Sen aşmışsın, ben artık ne desem boş…
Seni Seviyorum : Olur paket mi olsun, burada mı seveceksin?
Seni Seviyorum : Seni seviyorumunda ekleyeceğin bir şey yoksa evlere dağılalım.
Seni Seviyorum : Beni sevmek demek, beni görmek demek değildir. Bu fani vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat sevgin ilelebet payidar kalacaktır.
Seni Seviyorum : İyi de bunun sosyal güvencesi, sigortası filan var mı?
Seni Seviyorum : O vakit ağaç dik Türkiye çöl olmasın, güler yüzün gül yanağın solmasın, ben öleyim sana bir şey olmasın. (TEMA Vakfı)
Seni Seviyorum : Ömrünü, enerjini daha faydalı işlere harcasana canım… Yazık ediyorsun vallaha…
Seni Seviyorum : Elinden başka bir halt gelmez ki zaten…
Seni Seviyorum : Utanmadan bir de bunu yüzüme karşı söylüyorsun ha… Yıkıl karşımdan…
Veee Tabi ki…
Seni Seviyorum : Ben de seni seviyorum aşkım…

TANRI-ŞEYTAN ÜZERİNE
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;
– Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
– Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar.
Profesör devam eder.
– Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve “Bir soru sorabilir miyim profesör” der. Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci “Soğuk var mıdır” diye sorar.
Profesör; “Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır” diye cevaplar. “Sen hiç soğuktan üşümedin mi?”
Öğrenci “Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir” der ve devam eder.
– Profesör, karanlık var mıdır?
– Tabii ki vardır.
– Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
– Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.
Öğrenci itiraz eder.
– Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör kürsüdeki yerine çöker.
Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.

Gerçek aşk
Zamanın birinde alim zatlardan biri bir nehir kenarında namaza durmuş..
Mecnun tam o sırada sözde alim zatın önünden geçmiş..
Adam öfkeyle namazını bozarak :
‘- Bre melun görmez misin ki namaza duruyorum, ne diye önümden geçersin ? ‘ der
Mecnun’un cevabıysa ilginçtir :
‘- BEN LEYLANIN AŞKIYLA SENİN NAMAZ KILDIGINI GÖRMEZKEN,
SEN MEVLANIN AŞKIYLA BENİ NASIL GÖRDÜN…?’
Sahte dindarlara ve aşkı böyle yaşayamayanlara ithaf edilir…

TEMELDEN BİR FIKRA
Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İranlı, Holandalı, bir de bizim Temel barda sohbet ederlerken sıra gelmiş memleketlerini övmeye..

İngiliz,
‘Arkadaslar. .’ demiş ‘Bizim biramız cok meşhurdur.. içmeye kıyamazsınız

Fransız hemen girmis konuya
‘Bizim kızlarımız meşhurdur..’ demiş, ‘öpmeye kıyamazsınız’

Alman içini cekip
‘ Hey gidi memleketim.. Biz öyle arabalar üretiriz ki binmege doyamazsınız. .’

Holandalı hemen atılmış,
‘Evlerimiz.. ‘ demiş, ‘Bizim dünya şirini evlerimiz meşhurdur..’

Rus,
Bizim en meşhur şeyimiz KGB’dir..’ demiş ‘Dünyanın bir ucunda sinek havalansa haberdardır ! ..

Sıra ona gelince İranli ya
‘ Halılarımız. .’ demiş, ‘Yumuşacıktır ve çok meşhurdur..’

Sonra hepsi birden suskun oturan Temele dönmüşler.. Sakin sakin bakmış onlara ve gülerek baslamış söylemeye..

‘Bizim delikanlılarımız meşhurdur.

Öyle ki ;

Alır Fransızın kızını , içer ingilizin birasını , Atar Almanın arabasına, Götürür Holandalının evine , Yatırır İran halısının üzerine , Degil kocasının, KGB’nin bile ruhu duymaz..’ .

Türk polisi ve UFO
Eveeet, şimdi de o kocaman alkışları Antalya’da UFO gördüğü için polisi arayan vatandaşa ‘havadayken yapabileceğimiz bir şey yok, inerse tutuklarız’ diyen yurdum polisi için alabilir miyiz?

kucuk hirsiz el feneriyle soygun yaparken
buyuk hirsiz deniz fenerini kullanir.

HAYATIN RİSKLERİ…

Gülmek…
“SAFTIR” denme riskini göze almaktır
Ağlamak ise…”DUYGUSAL”görünme riskini…
Birine yakınlaşmak…
“KENDİNİ KAPTIRMA”riskini…
Sevdiğini söylemek…
“SEVİLENİ YİTİRME”riskini…
Duygularını açmak…
“KENDİNİ ORTAYA KOYMA”riskini göze almaktır…
Düşüncelerini söylemek ise…
“DOKUZ KÖYDEN KOVULMA”riskini…
Umutlanmak…
“HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA”riskini göze almaktır.
Sevmek ise…
“KARŞILIK GÖREMEME”riskini…
Ama riskler alınmalıdır…
Çünkü hayatımızın en büyük riski
“HİÇ RİSK ALMAMAKTIR”

Çünkü,
YAŞAMAK…
“ÖLME” riskini göze almaktır.

anlaşma gözle mi olur saçla mı

*****

Evlilik öncesi diyalogları

Erkek: Evet.. Nihayet sonunda.

Kız: Beni terk etmek mi istiyorsun?

Erkek: Ne?.. Ne?.. Hayır, öyle bir duyguyu seninle tanıştığımızdan beri bir an bile hissetmedim…

Kız: Beni seviyor musun?

Erkek: Elbette.. Devamlı.. Sürekli..

Kız: Beni hiç aldattın mı?

Erkek: Hayır?.. Neden soruyorsun?

Kız: Beni öpecek misin?

Erkek: Fırsatını bulduğumda her an.

Kız: Beni dövecek misin?

Erkek: Deli misin sen? Ben öyle biri değilim!

Kız: Sana güvenebilir miyim?

Erkek: Evet

Kız: Aşkım…

Aynı diyaloğu bu sefer alttan başlayarak yukarı doğru okuyun!

*****

Bekliyorum

Canlardan birine, Ramazan’da sormuşlar:

– Erenler kaç tane oruç tuttun?

– Henüz nasip olmadı. Tuzak kurdum bekliyorum…

***

Çalışmak güzel bir şey olsaydı
üzerine para vermezlerdi.

DUDAKLA BARDAK ARASI

Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni
yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş.

İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için de
kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş.

O zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü
için dayanamaz ve zalim krala:

– Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu
bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiçbir zaman
içemeyeceksiniz ki !.. deyivermiş.

Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış. Nihayet gün
gelip üzümler yetiştikten sonra, kral köleler de dâhil
herkesin hemen toplanmasını emretmiş.

Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış
şaraptan bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha önce
kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna
çağırtmış. Şarap bardağını eline alarak:
– Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiçbir zaman
içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin? diye
sormuş.

Köle şöyle cevap vermiş:
– Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem.
Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur.
O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!

Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın
adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye
girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş.

Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen
dışarı fırlamış. Bahçede domuzun bulunduğu yere
koşmuş. Kral ve domuz arasında öldüresiye bir mücadele
başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi azı
dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep
olmuş. Kral bostanda, bardak masada kalmış…

Şu söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:

‘Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den, Nasip değil ise
ne gelir elden?’

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik
sanmayın. Sıkıca asılın onlara tıpkı hayata
asıldığınız gibi… Çünkü onlarsız hayat da
anlamsızdır..

Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve
nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil,
her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir
yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu…

Yarın bir sır…

Bugünün kıymetini bilin.
Sevgiyle Kalın

OSMAN EFENDİ
(Bir Yönetim Dersi)

Osman Efendi bir sabah
müthiş bir başağrısıyla uyanır.
İlaç alır geçmez. Bir iki gün
bekler, ağrı devam eder.
Doktor çağrılır. Doktor muayene
eder, ağrı kesiciler verir, gider.
Lakin Osman Efendi’nin başağrısı artarak sürer.
Üstüne üstlük başağrısı yanısıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır…
Osman Efendi Uşak’ın ileri
gelenlerindendir, ağrıyı
kesene servet vaadeder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de
bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar
seferber olur. Röntgenler,
beyin tomografileri çekilir,
testler yapılır…
Görünüşe bakılırsa
Osman Efendi turp gibidir.
Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih’e gidilir.Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç:
Efendi’ye teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan
Osman Efendi’ye ağrı kesici
iğneler verilir, altmışlarını süren
adamın ülkesine dönüp
“dinlenmesi”, daha doğrusu
son günlerini evinde
geçirmesi tavsiye edilir.
Osman Efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi
gelsin diye, Osman Efendi’nin
eski berberi “Berber Mehmet”
çağrılır. Berber yataktan
kalkamayan Osman Efendi’yi
tıraş ederken, adamcağız
derdini anlatır ve ölümü
beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim” der,
“Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?”
Bir bakar, “Hah işte” der. “Kıl dönmüş.“
Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Osman Efendi’nin
köyü ayağa kaldıran çığlığıyla
odaya koşar. Berber Mehmet,
Osman Efendi’nin elinden zor
alınır ve cımbızın ucunda
tuttuğu yirmi santimlik kılla
kapı dışarı edilir.

Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.
Gözlerinin yaşarması geçmiştir.
Başağrısından ise eser kalmamıştır.
Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Dönen kılın sinire yürüyüp
gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.
Şimdi bu gerçek hikayeyi
niye anlattık?
• Berber Mehmet efendilerin
fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların
çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir

ALTIN SÖZLERİki şey insani “nitelikli insan” yapar:
1- İradeye hakim olmak
2- Uyumlu olmak

İki şey “ekstra değer” katar:
1- Hitabet ve diksiyon eği timi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır:
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar:
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Cidden sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1- Sorunun değil çözümün parçası olmak
2- Hayata ve her şeye yeni (özgün,orijinal,farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha degil!)
2- Sükut (susmak)

İki şey”kalitesiz insan”ın özelliğidir:
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:
1- Şahis ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:
1- Demagoji (laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek,vazgeçilmez göstermek)
ÖZDEYİŞ

“Her sabah gazetemi açar, önce Ölüm İlanlarına bakarım. Adım yoksa yaşamaya devam ederim ” T -Mark Twain

“Her sabah gazetelere bakar ” Ergenekon “ haberlerinde adım yoksa dışarıda yaşamaya devam ederim”
Altemur Kılıç

DEĞİŞİK DERSLER ÖĞRETİLER

ASLAN DOĞURMAK
Hayvanlar bir gün kim daha çok çocuk doğurabilir diye çekişmeye başlarlar.
Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar.

””Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun? ”” diye sormuşlar aslana.

””Bir.”” diye yanıtlar dişli aslan. ””Fakat ben aslan doğururum.””

ASLAN DOĞURMAK
Hayvanlar bir gün kim daha çok çocuk doğurabilir diye çekişmeye başlarlar.
Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar.

””Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun? ”” diye sormuşlar aslana.

””Bir.”” diye yanıtlar dişli aslan. ””Fakat ben aslan doğururum.””

DERSIMIZ;
NITELIK, NICELIKTEN ÖNEMLIDIR.

************

YENGEÇ ILE ANNESI

””Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum”” diye sorar anne yengeç çocuğuna.

””Düzgün yürüsene ! ”” der.

– ””Pekala anne”” der çocuk.

– ””Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim. ””

DERSIMIZ;
HAREKETLER SÖZLERDEN ÖNDE GELIR?

************ ***

ASLAN, KOYUN, KURT VE TILKI

Aslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin
kokup kokmadığını sorar.

Evet ! ? diye yanıtlar koyun. Aslan bu yanıta kızar ve
koyunu oracıkta parçalar.

Daha sonra kurda seslenip yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar.

Hayır ! ! ? diye yanıtlar kurt korkudan. Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz.

Sıra tilkiye gelmiştir. Aynı soruyu tilkiye de sorar.
Tilkinin yanıtı şöyle olur;

– Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor ! ?

DERSIMIZ;
AKILLI KIŞI TEHLIKELI DURUMLARDA KONUŞMAZ !!!

************ **

KAZLAR VE TURNALAR

Kazlar ve turnalar bir gün aynı tarlada yiyecek ararlarken birden yanlarına
yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar.
Oysa kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar.

DERSIMIZ;
YAKALANANLAR HER ZAMAN SUÇLU OLANLAR DEĞILDIR?

HASTA GEYIK

Yaşlı bir geyik hasta düşer ve daha rahat otlayabilmek için güzel otlarla dolu bir çalılıkta yaşamaya başlar.
Her hayvanla iyi geçindiği için pek çok hayvan sık sık geyiğin ziyaretine gelir.

Zamanla her gelen hayvan bu güzel otlardan tatmaya başlayınca kısa süre sonra tüm otlar biter.
Geyik hastalıktan kurtulur ama yiyecek hiçbir şeyi kalmadığı için bir süre sonra açlıktan ölür.

DERSIMİZ;
SIZCE ?
BENCE; iyilik eden cezasını bulur !

************ ********* ***

FARELERIN TOPLANTISI

Bir gün fareler bir araya gelirler ve başlarına musallat olan bir kediden
kurtulma planları yaparlar.
Pek çok fikir öne sürülür.
Hiçbiri kabul görmez.

En sonunda genç bir fare kedinin boynuna bir çan asmayı önerir.Böylece kedi kendilerine yaklaşırken farkına varacak ve
kaçabileceklerdir. Bu öneri fareler tarafından alkışlarla onaylanır.

Bu arada bir köşede sessizce onları dinlemekte olan yaşlı bir fare ayağa
kalkar ve bu önerinin çok zekice olduğunu, başarılı olacağından hiç kuşkusu olmadığını belirtir.

Fakat, der, Kafamı bir soru kurcalıyor. Çanı kedinin boynuna KİM asacak ???

DERSIMIZ;
IYI BIR PLAN YAPMAK AYRI, O PLANI GERÇEKLEŞTIRMEK
AYRIDIR. *

* İnsanlar FELSEFE yi;
* Çocukken MASAL””lardan,
* Büyüyünce KiTAP””lardan,
* ihtiyarlarlayınca da arkalarında kalan YAŞAM’larından Öğrenirler…

SORU: Piliç karşıdan karşıya niçin geçer?

YANITLAR:

RENE DESCARTES: Yolun öbür tarafına geçmek için.

EFLATUN: İyiliği için. Gerçek, öteki taraftadır.

ARISTOTELES: Karşıdan karşıya geçmek pilicin doğasıdır.

KARL MARX: Tarihsel olarak kaçınılmazdı.

HIPOKRATES: Pankreasının aşırı salgısı yüzünden.

MARTIN LUTHER KING JR.: Tüm piliçlerin nedenini açıklamak zorunda
kalmadan özgürce karşıdan karşıya geçtikleri bir dünya düşlüyorum.

RICHARD M. NIXON: Piliç karşıdan karşıya geçmedi, tekrar ediyorum, piliç
asla yolun karşısına geçmedi.

SIGMUND FREUD: Pilicin karşıdan karşıya geçmesiyle ilgilenmeniz, sizde güçlü bir cinsel güvensizlik duygusunu ele vermektedir.

BUDA: Bu soruyu sormak, sizin kendi piliç doğanızı inkar etmektir.

GALILEI: Oysa piliç karşıdan karşıya geçiyor…

CHARLES DE GAULLE: Piliç belki yolun karşısına geçti, ama otoyolun karşısına henüz geçmedi.

EINSTEIN: Pilicin yolun karşısına geçmesi ya da yolun pilicin ayakları altında yer değiştirmesi, tümüyle sizin gösterdiğiniz referansa bağlıdır.

BILL CLINTON: Anayasa üzerine yemin ederim ki bu piliçle aramda hiçbir şey geçmemiştir.

GEORGE W. BUSH: Pilicin bu yolda BM kararlarına rağmen cezalandırılmadan karşıdan karşıya geçmesi, demokrasiye, özgürlüğe ve adalete kafa tutmaktır. Bu durum, yolu bizim çoktan bombalamış olmamız gerektiğini göstermektedir.

SÜLEYMAN DEMIREL: Piliç geçmişse geçmiş, geçmemişse geçmemiştir.

TANSU ÇILLER Bu memleket için karşıdan karşıya geçen piliç de bizimdir, üstünden geçen traktör de bizimdir.

R. TAYYIP ERDOĞAN Ben tavuklu sandviç de satmıştım.

ABDULLAH GÜL Hayır, bana böyle bir bilgi verilmedi ama karşıdan karşıya geçtiyse hükümet gereğini yapar.

A.NECDET SEZER Karşıya geçtiği nokta kamusal alansa, başörtülü geçemez

Askerlikten muaf tutulma talebi
(Aşağıda anlatılan bu olay resmi kayıtlardan alınmıştır.)
Saygı değer Hakim Bey..

Saygılarımla size açıklama özgürlüğümü kullanarak bazı şeyleri bildirmek istiyorum. Umarım bu durumu en kısa zamanda açıklığa kavuşturursunuz.

Şu günlerde askerliğe çağrılacağım.

Adım Cafer Keskinbıçak

24 yaşındayım ve şu anda 44 yaşında olan Mahmure adındaki dul bir bayanla üç yıl önce evlendim.

Evlendiğim kadının şu anda 25 yaşında Düriye bir kızı var ve babam Ferit Keskinbıçak ise bu bahsetmiş olduğum üvey kızım Düriye ile geçen yılın ocak ayında evlendi. Böylelikle babam, karımın kızı ile evlendiği için damadım olmuş oldu.

Aynı zamanda, üvey kızım da babamla evlendiği için üvey annem olmuş oldu.

Karımın geçen sene benden hamile kaldı ve bir Kamil adını koyduğumuz bir oğlumuz oldu.

Oğlum Kamil, üvey kızım Düriye”nin erkek kardeşi ve aynı zamanda babamın da hem kayınbiraderi ve hem de torunu, üvey annemin de erkek kardeşi olduğu için benim de dayım oldu.

Babamın eşi yani üvey kızım Düriye geçen sene kasım ayında babamdan bir erkek çocuğu dünyaya getirdi ve adını Arif koydular.

Arif”te ta babamın oğlu olduğu için benimde erkek kardeşim ve de kızımın oğlu olduğu için de benim torunum oldu.

Yani ben de aynı zamanda torunum olan Arif”in erkek kardeşi oldum.

Ayrıca bir annenin evladının babası eşi olduğuna göre bende eşimin kızının babası olmuş oldum.

Aynı zamanda kızımın erkek çocuğunun da erkek kardeşi oldum.

Kısacası ben şimdi aynı zamanda üvey kızım Düriye”nin oğlu Arif”in de büyük babasıyım.

Sayın hakim bey sizden ricam, benim askerlik görevimden muaf olmam yönünde karar vermenizdir.

Zira şu anda ben…
Babam Ferit Keskinbıçak”ın oğluyum.

Babamın üvey kızım ile olan evliliğinden doğan Arif Keskinbıçak”ın büyükbabasıyım.

Aynı zamanda babamın torunu olan oğlum Kamil Keskinbıçak”ın babasıyım.

Bu durumda, sizde iyi biliyorsunuz ki mevcut kanunlarımız uyarınca büyükbaba, baba ve oğul aynı zamanda askerlik yapamazlar..

Saygılarımla.

Cafer Keskinbıçak.

Not :Adıyaman ili …. ilçesi … Asliye Hukuk Mahkemesince…
Adli Tabiplik raporunda belirtilmiş olan psikolojik rahatsızlıklarından ve (!) aile içindeki dengesizliklerden dolayı Cafer Keskinbıçak”ın askerlik hizmetinden muaf tutulmasına ve askerlik şubesindeki dosyasına bu şekilde işlenmesine karar verilmiştir….

ZENGİNİN VASİYETİ

Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. “Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum” diye vasiyet etmiş. Öldüğünde “Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?” diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal:
-Benim sadece bir ipim var kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum.” diye düşünerek kabul etmiş.
Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler.
Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü bir canlı var. “Nasıl olsa bu ölü elimizde… Biz şu canlı olandan başlayalım” demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.
-O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?” Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.
– Tamam servetin yarısı senin demişler.
– Aman demiş hamal istemem kalsın. Ben sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?

Bira üzerine
1. Bir birayı içmeden bir ay saklayabilirsin.
2. Bira lekesi yıkayınca çıkar.
3. İçmek istedigin biraya boğazdaki lüks balık lokantasında yemek ısmarlaman gerekmez.
4. Sen futbol oynarken biran arabada sabırla bekler.
5. Biranın son kullanim tarihi geçince çöpe atabilirsin.
6. Bir bira asla geç kalmaz.
7. Başka bir bira aldığında kıskançlık yapmaz.
8. Birandan içmek isteyenler bunu sana açık açık söyler.
9. Elde etmek için kimseyle kavga etmen gerekmez.
10. Bardan çıkarken her seferinde yanında başka bir bira götürebilirsin.
11. Asla “Başım ağrıyor, yorgunum.” demez.
12. Birayı içtikten sonra şisesi hala para eder.
13. Eve baska bir bira getirirsen evdeki biran kızmaz.
14. Bütün biralarını aynı odaya koyabilirsin, kavga etmezler.
15. Bir gecede birden fazla bira içtiginde suçluluk hissetmezsin.
16. Bir haftada 100 bira içmek imkansiz degildir.
17. Biranı arkadaşlarınla paylaşabilirsin.
18. İçeceğin biranın kapağını ilk açan her zaman sensindir.
19. Bira her zaman ıslaktır.
20. Bira eşitlik istemez.
21. Toplum içindeyken bira içtiginde dayak yemezsin.
22. Erken öldüğün zaman bira sana kızmaz.
23. Sabahları evden çıkmadan biranı öpmen gerekmez.
24. Biranı değistirdiğinde nafaka ödemezsin.
25. Biranın tadını güzelleştirmek için yıkaman gerekmez.
26. Biradan hastalık bulaşmaz.
27. Bir birayla yaşamak için evlilik cüzdanı gerekmez.
28. Bütün biralar tatmin eder.
29. Bira içtikçe hafifler.
30. Bira seni denemek için “Hamileyim.” demez.
31. Biranın güçlü abileri yoktur.
32. Nasıl paketlenirse paketlensin bira her zaman güzeldir.
33. Birayı tatilde istediğin yere götürebilirsin.
34. Bira arabanin bagajında yolculuk etmekten hoşlanır.
35. Gaz kaçırdığın zaman bira sana “iğrençsin !” demez.
36. Biranın senden istedigi tek şey arada bir tuvalete gitmendir.
37. Partiye götürdüğün bira yüzünden utanç duymazsın.
38. Partiden başka bir birayla ayrılman da sorun değildir.
39. Birayı içer içmez sızarsan sana darılmaz.
40. Bir bira kutusuna ateş edebilirsin

BUDİZMDEN ÖĞRETİLER
Uzakdoğu””da bir budist tapınağı, bilgeligin gizlerini aramak icin gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya can, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları basladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su tasmamıştı. içerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı
SENİ SEVİYORUM……
Sensizliğin göğsümü daralttığı şu saatlerde, içimden fışkıran duygular kalemimin ucundan akıyor. Şu satırlarda sana bir tutam hüzün, bir tutam özlem ve bir tutam sitem yolluyorum…

Sensizlik!… Bunun ne demek olduğunu anlayamazsın. Çünkü sen hep seninlesin. Oysa ben bu denli dolu ve eğlenceli hayatın içinde bile çölde susuz, çölde sensizim. Bir kızıl gelinciğim, soluyorum. Kopuyor içimden binlerce parça. Eriyorum. Ve isyan ediyor gözlerim uykuya, gecem gündüzüme dost oluyor. Susuyorum… Alışık değilim ama konuşmuyorum. Hüzün sanki öteden beri benimleymiş gibi, yadırgamazca ağlamaklıyım. Sigaram arkadaşım, sigaram dostum, sigaram dudakların. Duman duman içiyorum seni. O da aynı sen. Arada delicesine coşkuyla yanıyor. Arada çekingen, soğuk, çek çek bir tutam duman. Atsan bir türlü yaksan bir türlü. Ama yine de bırakamıyorum senin gibi…

Bazen çıkarıyorum başımı pencereden; içimde bir hüzün, ellerimde bir özlem, gözlerimde ıslak bir sitem. Gökyüzüne bakıyorum; güneşe, bulutlara, orada da sen! Sonra gel de demlenme yudum yudum, duman duman…

İşte son bir isyan, sana bir sesleniş, ayaklarımda zamanın prangalarını hissediş…

Şimdi ise elimden gelen ancak bir haykırış, şu taa içimden kopan satırlardan :
SENİ SEVİYORUM !

75 yıl yaşayan bir insan, hayatında toplam:
50 ton yemek yiyor
40 ton su içiyor
130 bin km yol yürüyor
90 milyon kelime konuşuyor
18 yıl ayakta duruyor
25 bin beygir gücü enerji harcıyor
300 ton ağırlık kaldırıyor
105 gün suda kalıyor
26 yıl uyuyor.
İnsanın maddi değerine gelince:
Bir insanda 7 kalıp sabun yapacak kadar yağ, orta boy çivi yapacak kadar demir, bir kahve fincanını dolduracak kadar şeker, küçük bir tavuk kümesini badanalayacak kadar kireç, 2000 kibrit yapacak kadar fosfor, ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum var.

Balzac: İlk aşk aşı gibidir. İnsanın ikincide hastalanmasını önler…

Rousseau: Aşk mektubuna başlarken ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Bitirirken de ne yazdığımızın farkında olmayız….

Shakespeare: Sevgililerine aşklarını itiraf eden kadınlar, en az seven kadınlardır…

Eflatun: Aşk, en tehlikeli bir ruh hastalığıdır….

Aziz Nesin: Yenilen taraf aşık olur…

Yakup Kadri: Hiçbir kadın yoktur ki ” Seni Seviyorum ” sözü karşısında hissiz kalsın…

Katherine Hepburn : Aşkı bilenler normal kadınlardır…

Oscar Wilde: Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmasını ister…

İngiliz Atasözü: Aşk için evlenen Istırapla yaşar….

Kontes Nathalie: Aşk, bir kişinin yararına, iki kişinin ortaklığıdır…

Paul Geraldy: Sevmek güzeldir. Bir daha sevmemek daha güzeldir…

Marcel Proust: Aşık olmayanlar, mükemmel bir erkeğin sıradan bir kadın yüzünden niçin ızdırap çektiğini

Kadınlar sevmeyi severler.

Kimi hünerli bir ihtirasla, kimileri de mahçubiyetle…

Kimileri ekonomik, kimileri ergonomik…

Pek çok kadın için sevmek ”gözümü açtım onu gördüm” cümlesinin gölgesindeki kuytuluktur. Bu totalite onlara huzur ve kabulleniş rehaveti verir.

Taa en baştan bilet kesilmiştir, başka gişe de yoktur. Kimbilir belki cennet??? Bir şeyler hazır etmiştir. Pek tabii ilahiyat onları cennete biraz daha yakın kılar.

Ama yine de severler…”gözümü açtım onu gördüm” ü severler.

Kadınlar sevmeyi severler.

Bile bile üzerine giderler. Rüzgarı dinlerler…Bir sürü esinti arasından ıslıklı bir rüzgar seçerler. Bu rüzgar esmeye görsün.., yelkenler for a, iskele MI sancak mı alabanda? Bilemezler rüzgar bilir…Sonra DA ,,,agana borina borinata…

Bazı kadınlar sadece pupa yelken sever…Rüzgarı yarmazlar…Bu yüzden de rüzgarlar DA en çok onları severler…

Bu seyrüseferi kimi kadınlar seyir defterine italik yazarlar.

Elleri titrer…Rüzgarın üstüne üstüne gitme hali gemiyi sarsar. İnadına orsa seyrederler. Bu seyre kendi yüreklerini kontra ederler…Bir o yana bir bu yana tromala denerler…

Rüzgara dayanaklılığın merakından mıdır? Yoksa kendi dayanıklılığının merakından mıdır???Bilinmez…Artık ya köre düşerler…Ya DA tüm bunlardan sonra pupa yelken seyrederler….

Yine de bu seyrüsefere çıkan kadınlar seyir defterini italik yazarlar….

Kadınlar erkekleri değil…, sevmeyi severler. Bu sevgiye bir vücut ararlar…Kül olan bir şey varsa o DA bu vücuttur.

Sevme tutkusu her daim kordur…(alıntı)

İKİ BİN YIL ÖNCE DENMİŞ AMA…

Tanrım,         Beni yavaşlat.         Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…         Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…         Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin        sükunetini ver .         Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.         Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…         Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;         bir çiceğe
bakmak için yavaşlamayı,         güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,         güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,         balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret…         Her gün bana
kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.         Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini ,         yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler oldugunu bileyim…         Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.         Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi         büyümesine bağlıdır…         Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı     değerlerine doğru göndermeme yardım et.         Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha        sağlıklı olarak yükseleyim.         Ve hepsinden önemlisi….         Tanrım,         Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,         Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,         İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve         Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver…
(HiTiTLERiN    M.Ö.2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISINDAN ALINMIŞTIR.)

HOSTES

Bir uçakta pilot aniden hostesleri çağırmış ve demiş ki:

‘Uçak düşmek üzere. Tüm yolculara atlamalarını söyleyin.Şu anda deniz üzerindeyiz ve denize çok yakın uçuyorum,atlarlarsa kurtulma şansları var, ama atlamazlarsa herkes ölecek!!!’

Tabii, böyle bir şeyi insanlara yaptırmak çok zor.Hosteslerden en akıllısı düşünmüş taşınmış, ‘Herkese uygun bir dille anlatılırsa uçaktan atlamaları sağlanır.’ diye karar vermiş ve

ilk olarak Amerikalı kafilenin yanına gitmiş:’Sayın yolcularımız; üzerinde bulunduğumuz alan Japonlar’ın araştırma laboratuarlarıyla kaplı. Eğer oraya ulaşırsanız tüm Japon teknolojisi sırlarını kaparsınız!’ Bütün Amerikalılar koşarak çıkışa gitmişler ve atlamışlar;

Sonra hostes İngilizler’e yönelmiş: ‘Sayın yolcularımız, şu anda dünyanın en geniş ve verimli sömürgeleri üzerindeyiz; eğer hemen el koyarsanız sonsuza dek sizin olurlar!’Bütün İngilizler hevesle atlamışlar.

Sıra Fransızlar’a gelmiş. Hostes: ‘Bayanlar baylar, affedersiniz rahatsız ediyorum; fakat rica etsem uçaktan atlar mısınız? Şimdiden teşekkür ederim.’ demiş. Fransızlar:’Tabii, mersi!’ deyip sırayla atlamışlar!

Hostes bu kez Almanlar’a yönelmiş: ‘Atlayın aşağı çabuk!’ diye bağırmış. Alman kafile ‘Heil!’ diyerek atlamış.

Veee sıra gelmiş Türkler’eee. Hostes yandan yandan gülümseyerek ve koltuğa hafif dayanarak şöyle demiş: ‘Siz var ya… Buradan hayatta atlayamazsınız!!!’

DERDİNİ KARINLA PAYLAŞ,

SONRA;

HEM DERDİNLE HEM DE KARINLA UGRAŞ…

♥ ASK BITKI ISIMLERIYLE BASLAR HAYVAN ISIMLERIYLE BITER!!!

Arthur Ashe’den…
Efsane Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı
AIDS’den ölüm döşeğindeydi.
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir
tanesi şöyle soruyordu:
– Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
-Tüm dünyada
50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,
5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur,
50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir,
50’si Wimbledon’a kadar gelir,
4’ü yarı finale, 2’si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya
nasıl ‘Niye ben’ derim?

Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı…
Zorluklar güçlü… Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı…
Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın.
Ne olacaksa olur.

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık