EMPERYALİZMİN KÂBESİNDE

2 ay önce
121 kez görüntülendi

EMPERYALİZMİN KÂBESİNDE

23/11/2020

Ben Amerikadayken-1

EMPERYALİZMİN KÂBESİNDE

Zeki Sarıhan

Kavgalı başkanlık seçimleri nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz günlerde bütün ağırlığı ile bir kez daha Türkiye’nin gündemine oturdu.

Latin Amerikalılar ve Kübalılar, ABD’ye bizim Amerika dememize kızıyorlar. Çünkü kendileri de Amerika kıtasında yaşıyorlar. Ama Türkiyeliler için Amerika, ABD anlamına geliyor. Asker olsun, sivil olsun Türkiye’de önemli bir makama gelenlerin içinde yolu Amerika’dan geçmemiş olanların sayısı azdır. Gazetecisi, akademisyeni, politikacısı, iş adamı, sanatçısı… kimi orada yerleşip iş tutmuş, kimi orada stajını yapmış, kimi de Türkiye’de yaşamakla birlikte Amerika’yı su yolu yapmıştır. Bunların bir kısmı Amerikancıdır, bir kısmı ise yurtsever ve Amerikan emperyalizmine karşıtlığına devam etmiştir. İlhan Selçuk, Fakir Baykurt ilk hatırladığım adlardandır.

Benim de Amerika’da bir hafta geçirmişliğim var. Washinton’daki “temas”larımı, görüp işittiklerim aşağıdadır.

KENEDİ İNSAN HAKLARI ÖDÜLÜ

ABD’nin başkenti Washington’da kKurulu Robert Kenedi İnsan Hakları Vakfı, her yıl bir ülkede insan hakları için mücadele eden iki kişiyi seçerek ödüllendiriyormuş.

1997 yılında Vakıf, Avukat ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı eşim Şenal Sarıhan’la Diyarbakır Barosu Genel Sekreteri Sezgin Tanrıkulu’nu seçmiş. Ödüllerini almak için Washington’a davet yazısı geldiğinde, bu gibi gezilerde eşimin ardına takılmak âdetim olmadığı halde, onunla birlikte gitme isteğim uyandı. Böylece herhalde başka bir fırsatım olmayacağı ABD’de beş gün geçirecek, pek çok insanın görmeye can attığı bu ülke hakkında az da olsa bilgi edinecektim.

Daveti yapanlara, bu gezide ödül kazananların eşlerinin de bulunup bulunamayacağını sorduk ve bulunabileceği yanıtını aldık. Böylece Tanrıkulu’nun eşi de geziye katılmış olacaktı.

Yalnız bir sorun vardı: Emperyalist bir ülke olan Amerika’daki bir kuruluşun vereceği ödülü kabul etmek doğru muydu? Bu soruyu başında bulunduğum Öğretmen Dünyası Yazı Kurulundan başlayarak yakın çevreme sordum. Karşı çıkan olmadı. Bununla yetinmeyerek Profesör Alpaslan Işıklı’ya da konuyu açtım. O tarihlerde ABD Öğretmen Sendikasıyla Eğitim İş arasında bir ilişki başlamıştı ve Amerikan Eğitim Sendikası, Eğitim İş’e maddi yardım yapıyor, eğitimciler arasında bu konu tartışılıyordu. Eğitim-İş, çeşitli ülkelerin sendikalarından destek arıyordu.

Işıklı aynen şunları söyledi: Bu ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü Robert Kenedi Vakfı, ABD Hükümet çevrelerinin bir kuruluşu değildir. İnsan hakları alanında çalışmaktadır. Bizde bir bakıma İnönü Vakfına benzer. Kenedi Ailesi, Türkiye’deki CHP gibidir.

Bu tavsiye üzerine tereddütlerim gitti ve bu gezisinde eşime katılmaya karar verdim.

14 Kasım 1997 günü cebime 574 ABD doları koyarak hazırlandım. 15 Kasım 1997 günü sabah erkenden Esenboğa Havaalanına ulaştık. Saat 5.50’de Lutfhansa uçağı ile Frankfurt’a uçtuk. Birkaç saat bekledikten sonra Washinton’a uçmak için havalandık. Hava bulutlu olduğu için altımızdaki Okyanusu ve kentleri göremedik.

Washington Havaalanında bizi, Kenedi Vakfı’nın görevlendirdiği Üniversitede okuyan Ömer Taşpınar adlı bir genç karşıladı. Bizi, bir taksi ile Dupont Meydanı’na yakın Newhempshire Caddesi No. 1731’de mütevazı CarilySuit Oteline götürdü. Saat altı idi. Otele yerleştikten sonra etrafı kolaçan etmek ve alışveriş yapmak için dışarı çıktık. Sonra aynı otele getirilmiş olan Tanrıkulu ailesi ile buluştuk. Akşam Meksiko Lokantasında yemek yedik. Hava oldukça serindi.

16 Kasım 1997 Pazar günü, Taşpınar, bizi alarak Beyaz Saray yakınlarındaki Amerikan Sanat Müzesine götürdü. Smitsonion Sanat Müzesi ve Yahudi Soykırımını sergileyen Jenosit Müzesini de gezdik. Sanat Müzeleri pek değerli ve çok tablo ile doluydu. Jenosit Müzesi ise dehşet vericiydi!  Caddelerde dilenen ve uzanıp yatan insanlarla karşılaştık. Dünyanın en zengin ülkesinde dilenen ve evsiz insanlarla karşılaşmak ise hayret vericiydi. Bu akşam da Çin Lokantası’na gittik. Böyle birkaç gün çeşitli milletlerin mutfağını tanımış olacaktık ama ben Çin Lokantasında Çin ördeğini hiç beğenmedim.

KENEDİLERİN EVİNDE: “SEN BİR KOMÜNİSTSİN!”

17 Kasım günü Otele yakın bir mesafede bulunan Robert Kenedi Vakfına götürülerek buradaki çalışanlarla tanıştık. Vakıfın çalışmaları hakkında bilgi aldık. Sonra iki taksiye bindirilerek kentin dışında ormanlık bir alanda bulunan Kenedilerin evine götürüldük.

Robert Kenedi’nin eşi Cerri Kenedi bizi kapıda karşıladı. Türkiye’den getirilen armağanlar verildi. Sezgin Tanrukulu bir halı, eşim ise bir başörtüsü getirmişti. Tanışma merasiminden ve hoş peşten sonra öğle yemeğine oturduk. Ben Bayan Kenedi’nin sağ yanına oturtuldum.

Herkesin kısa bir konuşma yapması gerekiyordu. Ben de konuşmamda Amerikan’ın dünya politikasını eleştirmeden duramadım. “Biz Türkler Amerikalıları severiz, özellikle geçen yüzyıllarda yaşamış Amerikalıları” dedim. “Örneğin Corc Washington, Jefferson, JackLondon, John Steinbeck’i” diye sevdiğimiz Amerikalılardan örnekler verdimedim.

Bayan Kenedi, sözlerimdeki imayı anlamakta gecikmedi ve gülerek:

“Sen bir komünistsin!” dedi.

“Nerden çıkardınız, ben böyle bir şey söyledim mi?” dedim.

“Ben anlarım! dedi.

Sonra Amerika’nın bütün dünyada emperyalist uygulamalar yaptığını, ülkelere müdahale ettiğini söyledim. Vietnam’a, Irak’a yaptıklarını örnek gösterdim.

“Evet, ne yazık ki öyle!” dedi.

“Dün dilenenleri, ve sokakta yatanları gördük” dedim.

“Böyle sorunlarımız da var” dedi.

Yemekte kızı ve Vakfın yöneticileri de bulunuyordu.

Robert Kenedi’nin evi önünde

Yemekten sonra Sezgin’le Şenal başka bir toplantıya götürüldü, ben de Tanrıkulu’nun eşi Remziye ile Amerikan Tarih Müzesine gittim.

18 Kasım Salı sabahı otelimizden alınarak geniş bir araba ile otelimizden alınarak oldukça uzakta Merylin Bölgesindeki hapishaneleri görmeye gittik. Hafif, orta ve ağır suçlular için düzenlenmiş üç hapishane gezdik. Bu, gerçekten bizim için bir şanstı. Hapishanelerde çok sıkı bir koruma düzeni vardı. Çevreleri yüksek tel duvarlarla çevrilmişti. Bunlara aynı zamanda elektrik de verilmişti. Sorum üzerine hapishaneden kaçma girişimlerinin olduğu, ancak elektrikli tellerden geçemedikleri söylendi.

AMERİKAN HAPİSHANELERİNDE: İNSAN İRADESİNİ ÖLDÜRMEK!

Bu hapishaneler her bir koğuşun tek bir yerden gözetleneceği biçimde düzenlenmişti. Tuvaletleri koğuşların içindeydi. Mahkûmların havalandırma saatleri vardı.

Bazı koğuşların demir parmaklıkları arasında mahkûmlarla da görüştük.

Hem mahkûmların hem de gardiyanların büyük çoğunluğunun zenci olduğu gözden kaçmıyordu.  Bunun nedenini sorduğumda hapishane görevlileri şu açıklamayı yaptı:

“Bu hapishanedeki mahkûmların çoğunun zenci olması, onların düşük gelirli olmasından, dolayısıyla hırsızlık, gasp, cinayet gibi suçlara yatkın olmasından. Bu mahkûmlar beyaz gardiyanlarla geçinemiyorlar. Bu nedenle başlarına zenci gardiyanlar veriyoruz. Ayrıca bu gardiyanlar da düşük gelirli sınıflara mensup.”

ABD’deki infaz sisteminde hapishanede uslu duranlar için erken tahliye gibi bir usul da varmış. Bu kişiler dışarıda izleniyorlarmış ve yeni bir suç işlerlerse infazları da yanıyormuş.

Bir hapishanedeki uygulama ise çok dehşet vericiydi. Mahkûmlar cezaevi avlusunda yığılmış tuğlaları hep aynı yolu izleyerek tek tek avlunun öteki köşesine taşıyor, bunlarla kule yapıyor, bu kuleler gene kendilerine yıktırılarak tuğlalar genetek tek geri taşınıyormuş. Böyle yapmalarının nedeni mahkûmun iradesini öldürerek onu kayıtsız şartsız itaate alıştırmakmış. Böyle bir uygulamanın Nazi Almanya’sında tutuklular için yapıldığını okumuştum!

Akşam saat beşte Vakfa döndüğümüzde bizim yemek kültürümüze en yakın olduğunu tahmin ettikleri bir Lübnan Lokantasından kebap ısmarladılar.

Sonra Vakıfta çalışan bir doktor, Amerika’da çocuk suçları ile ilgili bilgiler verdi. Onların hangi suçları işlediklerini anlattı. Dayanamayarak sordum:

“Bütün bunlar Amerika’nın emperyalist bir ülke olmasından kaynaklanmıyor mu?”

Beklemediğim bir yanıt aldım:

“Haklısınız…”

AMERİKA OKULLARINDA: TÜRKÇE BİLMEYEN TÜRKO

Amerika’ya gitmeden önce Vakıf yöneticilerinden bir ricada bulunmuştum. Benim için ayrı bir program yapmaları, Amerikan, ilk, orta ve liselerine ve Amerikan Öğretmenler Sendikasına götürerek meslektaşlarım hakkında bilgi almama yardım etmeleri.

19 Kasım Çarşamba günü otelden çıkınca eşim, yakınlarda bir okul gördüğünü söyledi. Bunun üzerine onlardan ayrılarak okulun yolunu tuttum. Bahçe kapısından girerek okulun zilini çaldım. Güzel bir Afro Amerikan bayan kapıyı açarak ne istediğimi sordu. Türk olduğumu ve okulu görmek istediğimi söyledim. Beni içeri aldı. Karşılaştığım öğretmene amacımı söyledim. Öğretmenlerini, öğrencilerini ve sınıfları görmek istiyordum.

Öğretmen, “principal” dedikleri müdürün bir toplantı için dışarıda olduğunu saat ikide gelirsem onunla buluşabileceğimi söyledi. Saat ikide okula yeniden gittim. Fakat yanımda bir çevirmen olmayışı büyük eksiklikti. Amerikalılar, İngilizceyi şöyle böyle sökmüş insanların anlayacağı gibi tane tane değil, alıştıkları gibi hızlı hızlı konuşuyorlardı. Buna rağmen gözlerin gördüğü de bir kazançtı.

Müdire hanım, beni sınıflara sokacağını ama fotoğraf çekmeme izin vermeyeceklerini söyledi. Razın oldum. Okulda dolaşmaya başladık. Sınıfların kapısını açıyor, ders işleyen öğretmen ve öğrencileri görüyordum. Fakat fazla kalamıyordum. Bir sınıfta Türkiye’den geldiğimi söyleyince öğrenciler “Turko” dedikleri bir öğrenciyi gösterdiler. Adını sordum “Ahmet” dedi. Öteki sorularıma yanıt veremedi. Türkçe bilmiyordu.

Okulu terk ederken müdire hanıma “Bu çocuğa Türkçe öğretmelisiniz” dedim.

O gün, Vakıftan yanıma Riva adlı çevirmen bir kız verdiler ve bir ilkokula gittik. Orada bir saat yirmi dakika “incelemelerde” bulundum. Müdür bizi bir sınıfa soktu. Sınıfın ve çocukların fotoğrafını çektim.

Bu okul, iki dilden İngilizce ve İspanyolca eğitim yapıyordu. Okul, daha çok İspanyolların oturduğu, İspanya Elçiliğinin de bulunduğu bir semtte idi. İki dilden nasıl eğitim yaptıklarını sordum. Sınıflardan birini gösterdiler. Burada o anda öğrenci yoktu. Sınıfın karşılıklı duvarlarından biri İngilizce, öteki İspanyolca eğitime göre düzenlenmişti. Çocukların oturacakları sandalyeler dönerdi. Dersi İngilizce gördükten sonra koltuklar öteki duvara çevriliyor, bu kez aynı dersi İspanyolca olarak görüyorlardı.

Türkiye’de anadilinde eğitim tartışmaları yapılırken buna karşı çıkanlar Amerika’da yalnızca İngilizce eğitim yapıldığını çok söylüyorlardı. Gözlerimle gördüğüm olay hiç değilse bu okulda söylenenin doğru olmadığını kanıtlıyordu.

Okul müdürüne Washington’da kaç öğretmen sendikası olduğunu sordum. Bana birkaç sendika adı ve bunların adreslerini verdiler.

AMERİKAN ÖĞRETMEN SENDİKASINDA: “EMPARYALİZMLE İLGİLENMEYİZ!”

O gün, Türkiye Elçiliğine de gitmek istedim. Amerika’daki Türklerin eğitimi konusunda bilgi almak istiyordum. Elçiliğin nerde olduğunu öğrendim. Otelin yakınından başlayan cadde üzerindeydi. Fakat şehirde caddeler o kadar uzundu ki, elçiliği bulmak için iflahım kesildi. Sonunda elçiliği buldum ve görevliye eğitimle ilgili kişi ile görüşmek istediğimi söyledim.

Beni aldıkları büroda bir sürprizle karşılaştım. Elçiliğin eğitim ataşesi Türkiye’den tanıdığım akademisyen Jale Çolakoğlu idi. Her ikimiz de bu beklenmeyen karşılaşmadan şaşkındık. Çolakoğlu bana Amerika’daki Türklerin sayıları, Türklerin eğitimi gibi konularda istediğim bilgileri verdi.

Ziyaret edeceğim öğretmen sendikası, Altıncı Bölge Öğretmenler Sendikası idi. Vakıftan sendikaya telefon edildi Türkiye’den bir öğretmenin geldiğini ve sendikalarını ziyaret etmek istediğini söylediler. Sendikadan gelen yanıtta her zaman gelebileceğim yanıtı geldi.

Oraya yalnız gittim. Biraz İngilizce bildiğimi söyledim fakat verdikleri yanıtları anlayamadım. Ben söylüyorum onlar anlamıyor, onlar söylüyor ben anlamıyordum. Birbirimize karşılıklı güldük. Amerikan Öğretmen Sendikasını ziyaret etmek istediğimi anlatabildim. Saat iki buçukta gelmemi söylediler. Denilen saatte gittim. Sendikacı meslektaşım beni otomobiline alarak sekiz katlı bir binada faaliyet gösteren 700 bin üyeli sendikaya götürüp bıraktı.

Burada şansım yaver gitti. Birkaç kez Türkiye’de tatil yapmış ve Türkçe öğrenmiş bir Amerikan öğretmenle karşılaştım. Ondan Amerikan öğretmen sendikacılığı hakkında bilgi aldım. Bu sendikanın yayın organı ile Öğretmen Dünyası’nı karşılıklı olarak göndermede anlaştık.

SENATO BİNASINDA ÖDÜL TÖRENİ: “AMERİKA İŞİMİZE KARIŞMASIN”

Robert Kenedi Vakfı İnsan Hakları ödül töreni için 20 Kasım 1997 Perşembe öğleden sonra Amerikan Senatosuna götürüldük. Tarım Komisyonu odasında törenin başlamasını beklerken Kenedi ailesinin yakınları ve bazı senatörler geldi ve bize “Hoş geldin” dediler. Bayan Kenedi beni göstererek “Bu komünist!” dedi. Evinde yaptığı bu saptamayı burada neden tekrar ettiğini neye yormalıydım? İlk defa bir komünist görüyor, komünistlerin de kendileri gibi iki kulağı, bir burnu olduğunu mu anlıyordu, yoksa komünistlere karşı bir sempatisi vardı da bunu mu açığa vuruyordu?. Onun Vakıfta görevli kızının bir “sosyalist” olduğunu öğrenince ikinci ihtimali daha güçlü gördüm.

200 kişilik tören salonu dolunca oraya indik. Türk gazeteciler de orada hazırdı. Türkiye elçiliğinden ise kimse yoktu! Vakıf yöne6ticilerinin açış konuşmalarından ve Şenal’la Sezgin’i konuklara tanıtmasından sonra bu ikisi de birer konuşma yaptı. Şenal’ın konuşmasını otelde bir gün önceden dikkatle hazırlamıştık. Dinleyiciler için bunun en dikkate değer yanı “Amerikalılar bizim işimize karışmasınlar. Türkiye’de insan hakları sorunları var ama bunu biz Türkler çözeceğiz” diyen paragraftı.

Konuşmalar bitince kokteyl salonuna geçtik. Orada bazı Türk ve Amerikalılarla konuştum. Hürriyet muhabiri Savaş Süzal, bir gözlemde bulundu. “Şenal Hanım’ın konuşması Amerikalılar üzerinde şok etkisi yaptı. Bakın çevresinde pek az insan var” dediler. Bu gözlem doğru muydu emin değilim.

Sonra bize tahsis edilmiş bir limuzinle akşam karanlığında kent içinde bir saatlik bir gezinti yaptık. Şenal’ın arkadaşı hukukçu Melda Türker de bizimle birlikteydi.

21 Kasım Cuma günü, Melda Türker’in rehberliğinde bir yüksekokulu ziyaret ettik. Kapıdan geçen öğrencilerin tek tek arama yapan bir turnikeden geçirilmesi garibime gitti. Okul zenci bölgesindeydi ve burada suç oranı yüksekti. Washinton’da zenci nüfusun oranı yüzde 40’mış. Bunlar Kuzey’le Güney arasındaki iç savaşta Güney’deki köleci rejimden kaçanların torunları imiş.

ZENCİ MAHALLESİNDE

Melda Hanım’a, bir zenci mahallesini görmek istediğimi söyleyip duruyordum. O bu konuda cesaretsiz davranıyordu. Zenciler belli gettolarda toplanmış ve oralarda gezmek tehlikeli imiş. Buna rağmen bizi bir zenci mahallesine götürdü. Tek katlı kulübemsi evleri göstererek “Bunlar profesyonellerin evleri” dedi. O mahallede ünlü bir zenci lokantası varmış. Gidip oturduk. Bu küçük lokantada yemek yiyen ünlülerin fotoğrafları duvarları kaplamıştı. Yemek listesine baktık. Bizim Türkiye’deki otantik yemeklere benziyordu. Lahana, fasulye, patates… Neden Türk köylerinim yemekleriyle Amerikan zencilerinin yemekleri birbirine benziyordu? Bende yanıtlanmamış bir soru olarak kaldı.

Öğleden sonra Vakıftan Riva Eskinazi ile Öğretmen Sendikasına giderek öğretmenler ve onların birlikleri hakkında bazı bilgiler aldım.

Gece, önemli bir Türk’ün evine konuk edildik. Amer4ikan Atatürkçü Düşünce Derneği başkanı Hüdai Bey ve bir arkadaşı bize hem yemek verdiler hem de Türkiye’den haberler sordular. Türkiye’de ilericilere yapılan baskılara üzülüyorlardı. Türk elçiliğinden kimsenin ödül törenine gelmeyişi ve bizimle ilgilenmeyişine kızıyorlardı. Onlar da bize Amearikan adaleti hakkında bilgi verdiler. Hüdai Bey, uzun yıllar Amerika’da ticaret yapıyordu. Amerika’da önemli kişilerle irtibatı vardı. Bize anlattığı şu olay akılda kalmayacak gibi değildi. Onun Amerikalı bir yetkiliden öğrendiğine göre ABD, öldürmek istediği kişileri uçaktan Okyanus’a balıklara yem olarak atıyormuş!

TÜRK DERNEĞİNDE:“DIŞARIDAN PARA ALMAM!”

Hüdai Bey Şenal ve beni uzun uzun sorguladı.ş Özgeçmişimizi ve görüşlerimizi öğrendi. Benim Öğretmen Dünyası dergisindeki görevimi ve derginin yayınında maddi sıkıntılar çektiğimizi öğrenince bize yardım yapabileceklerini söyledi. Fakat ben dışarıdan para almanın kötülüğüne şartlandığım için bu önerisini geçiştirdim.

22 Kasım Cumartesi günü Şenal’la sokaklarda dolaştık. Alışveriş yaptık. Öğle yemeği yedik. Amerikan lokantalarında iki şey dikkatimi çekti: Amerikalılar içeceklerini kocaman bardaklarda içiyorlardı ve hiçbir yiyecek ve içeceğin fiyatı tam sayılarda değildi. Örneğin 0.99 dolar veya 1.49 dolardı!

Sokakta yürüyen, lokantada karnını doyuran Amerikalılarla Türkiye hakkında ne bildiklerini ve Amerikan emperyalizmi hakkında ne düşündüklerini konuşmak isterdim. Bunu yapabilmem için ya çok cesur olmam ya da daha uzun süre aralarında bulunup onlara güven vermiş biri olmam gerekirdi.

O gün öğleden sonra Vakfın kiraladığı bir taksi ile havaalanına götürüldük. Saat 18’de havalandık. Ertesi sabah ulaştığımız Almanya’da uçak değiştirerek 23 Kasım günü Akşamı Ankara’ya ulaştık.

Döndükten sonra Bayan Kenedi’ye bir faks göndererek bize gösterdikleri konukseverlikten ötürü teşekkür ettik. Bizim dönüşümüzden önce Hürriyet muhabiri ödül törenini ve Şenal’ın konuşmasını gazetesine bildirmiş, gazetenin arka sayfasında haber kocaman puntolarla “Bravo Şenal Hanım” başlığıyla yer almış. ABD Hükümeti ile Türk Hükümeti arasında ABD’nin Kıbrıs nedeniyle silah ambargosu sürüyordu. Hürriyet de Amerikan gezimizden bu sonucu çıkarmıştı. (23 Kasım 2020)

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık