Bir Başkaldırıdır Bahar,..

2 ay önce
136 kez görüntülendi

Bir Başkaldırıdır Bahar,..

06/03/2021

İntiharına Bir Başkaldırıdır Bahar,..

MART GEÇERKEN

Kış Denizindeki Korkusuz Çiçek Orduları…

ve

Yanan Kazmalar…

*

Sorarsan bahar.

Cemreler düşeli çok olmuş, mart bitti bitecek, ama hava hala ustura gibi. Dağın üstü kar, zemheri hükmünü sürdürüyor. Bıçak gibi bir rüzgar esiyor, Nazım’ın, şiir yazarak “vatan hainliğini sürdürdüğünden(!)” mahkum olduğu hapishanede , yılgınlığa kapılmadan, en güzel türkülerini söylediği ovaya doğru. Kalın giysilerimiz içinde iyice küçülmüş, sığınaklarımıza dönmek için koşturuyoruz. Dikilenimiz yok, isyan edenimiz yok. Kış, buzdan silahlarını kuşanmış, önünden kaçan korkaklar sürüsüne tüm gücüyle saldırıyor.

Kaçmak yiğitliğin onda dokuzu, eve koşuyorum.

Birden onu gördüm.

Yarısı yıkılmış eski bir evin avlusunda yaşam savaşı veren yaşlı, yorgun, kemikleri sayılan bir ağaçtı. Cılız dallarının çoğu kurumuş, kalanlar karmakarışık bir yumak çürüyen bedenine sarılmıştı. Bir badem ağacı, dibinde biriken karın üstünde, dondurucu soğuğa karşın inatla, salkım saçak çiçekleriyle onurla direniyordu..

Ağaçla insan bir mi? Hava öyle soğuk, bu hallerde akıl yürütme beklemeyin benden. Utandım, duraladım. Zavallım benim, sorarsan evrenin en güçlü yaratığı insanoğlusun sözde. Bak, sen dünden pes etmişken doğa, teslimiyeti reddediyor.

Yazmaya çalışıyorum.

Intiharına bir baskaldırıdır bahar,..

İntihar… sevimsiz geliyor, yıkıcı, ne varki uğuldayan zemheriye karşın, tohumunu patlatıp fışkıran yürekli kardelenleri düşününce… Dallar salkım saçak buzken, bırak yiyeceği, kara parçası gözükmezken, aşk dolu ötüşleriyle çığlık çığlığa yükselen, genç güneşin önünde dans eden, kış yorgunu, kırık kanatlı kuşlar, yanacağını bile bile kış denizine dalan çiçek gemilerinden ordular geliyor gözümün önüne…

Nasıl bir şeydir, bedeni bir damlacık kardeleni, yetti artık zulmün, diyerek buz katmanlarına saldırtan?

Spartaküs başka bir şey miydi?

Bir sözcük başka türlü nasıl onurlandırılır?

…Intiharına bir baskaldırıdır bahar,

Çıglık çıglıga dalar kıs denizlerine çiçek gemileri

…ve kırık kanatlı kuslar…

Çiçeklerin ve kuşların onurlu başkaldırısını ve baharı düşünerek yazarken, tarih öncelerinde unuttuğum küçük hesaplarından arınmış, duru ve gür sesimi bulduğumu sanıyorum. Denk geldiğim aynalar, onurlu bir yüzle gülümsüyor mu, ne?

Ne var ki, öyle çok bahara yoğunlaşınca aklıma gelenlerden içim üşüyor.

12 Eylül öncesinde kışkırtılarak, ateşe sürülen sonra da günah keçisi ilan edilip, yaşı büyütülerek çarmıha gerilen arkadaşlarımı, bayramken kıyıma dönen 1 Mayısları, koca ellerimizle çocuk Denizleri boğazlayışımızı, seçimle geleni seçimle göndermez, iple alırız,… gibi demokrasi kazalarımızı, bir öğretiden çare uman, ama özgürlük de isteyen gençlerin tanklarla ezildiği Prag Baharı’nı… Bombalarla çocukları, kadınları, savunmasız insanları öldüren; din, siyaset, özgürlük, demokrasi, savaş bezirganlarını… Dünyanın yaşadığı yığınla acıyı, erken açan ve yanan baharları düşündüm.

İlkbaharım başlamadan bitti, şiirim de yoruldu,

Kardelene fısıldayan mı var:

Altı üstü bir metre kar…

Sapla kalbine hayatı ve askı,

Çık,

Üstü günes, üstü bahar…

diyorum. ..

Elime geçti, kardelene akıl vermek bana düştü ya, kaçırır mıyım? Konuşuyorum.

Öte yandan, boş versene, direnmeye yeminli bademin, güneşi genlerinde taşıyan kardelenin akla ihtiyacı yok, sana da… sen becer de kendi bahçende dal ol, diyor aklım.

Yazanın bahçesi bu kadarcık; onun kardeleni, bahar savaşçısı kitapları, düşünceleri, değil mi?

Şiir ve has edebiyat sihirli bir jargondur… diye söze başlasam diyorum, diyorum da damlardan inemeyen mart kedisi gibi bir ayakkabı eskisi yiyeceğim de geliyor aklıma. Öyle ya, edebiyatın, sanatın zamanı mı? Tek bir güzellik gören mi var? Ya gözlerimiz bozuldu ya da ruhumuz… Dünyanın çivisi çıktı, derdi eskiler, daha da beteri var sanki.

Edebiyat, sanat böyle zamanda yapılır mı? Siz, birkaç Donkişot kalkın, cebinizdeki son birikimleri tüketerek iş, ekmek, gelecek kaygısı içinde boğulan, ama her biri dört beş ekmek ederi yabancı sigaraları, dilini döndürüp de adını diyemediği içkileri içmekten, son model arabaları kullanmaktan vazgeçemeyen bu ülkede edebiyat yapın. Gülerler buna… Ama başka yerde…

12. , 13. Yüzyıl, Anadolu’nun, Moğol istilaları, iç kargaşalar, yerel isyanlarla delirdiği bir zamandır. Selçuklu yönetimi uyruğu Türkmenleri adam etmek için Moğollardan askeri yardım ister; hatırlarsınız vezir Sadettin Köpek’i. Yaşam kaygısı içindeki insanlar çaresiz, korku içindedir. Gariptir, en büyük mutasavvıflar, günümüze kadar hükmünü sürdüren kimi düşünür ve şairler de aynı dönemde ortaya çıkar, örneğin Yunus Emre, bu çağdandır. 15. Yüzyılda Şeyh Bedrettin’i de yaratan Fetret devrinin karanlığı değil midir? Zor, aklı çalıştırır derler.

Dayınızla, paranızla, elinizle, bacağınızla, derin dekolteyle ya da sesinizle yapılan bir sanat değildir edebiyat; beyinle, kalple yapılır. Dili kullanarak, aklın en uç sınırlarında dolaşıp, ama akıldan şaşmadan düşünerek estetikle yaratma işidir o. Ondan, has edebiyatçı büyüktür, ondan şarkıcıdan ya da dansözden ya da politikacıdan öte bir yerde durur çağlarca; ondan zulüm ve baskının ilk tırpanladığıdır. Ondan edebiyatçının yozu, onu alkışlayan toplumun onuruna doğrudan sürülmüş yüzkarasıdır. Yani edebiyat, zor zamanlarda en seçkin ürünlerini veren ülkenin düşünce atölyesidir. Orası yeni kardelenlerin genlerinin işlendiği, yoğrulduğu yerdir. Ondan asıl şimdi düşünmek, yazmak, dergiler ve yazar onuru gereklidir. Yıkmak için değil, güzeli kurmak için ona ihtiyacımız var.

Her neyse, bırakın şimdi muhalifliği de, belki yalan, ama güzel bir yalan olan edebiyata dönelim biz.

BAHAR gerçekte, donmuş, yıldırılmış ruhun uyanışı, yenilenmedir, durağanlığa ve teslimiyete bir başkaldırı, adam gibi yaşama şansını hiç bulamadığımız belki de beceremediğimiz aşktır, umuttur. Ne var ki, şu günlerde gördüğümüz bahara uyan tek im, üyelerimizin yeni çıkan kitapları oldu. Teğet geçti derken görünen ciğerimizi delip geçen, soluk alamaz hale getiren krize karşın ardı ardına kitaplar ulaştı elimize. Kuşkusuz acımasız zemheride ekilmişti tohum, ama çoğu gözlerini bademlerin çiçek açtığı zamanlarda, yani cemre de açmışlardı dünyaya, tıpkı kardelenler gibi direngendiler… Kimileri, ilk olmanın coşkusunda, yazanın kişisel öyküleriyle, umutlarını yüklenmiş kanat çırpan kuşlar gibiydi. Kimileri, daha bir dingin ikinci, üçüncü… olmanın ağırbaşlılığında başkalarının da öykülerini, sevinçlerini, acılarını da büyük bir kalenderlikle hiç yüksünmeden bağrına almış, dünyasına ve insanına sorumlu, geleceğe yazılmış başkaldıran, direnç öğütleyen iletilerle yüklüydü.

Hepsinde emek, alın teri vardı, hepsinde en azından kendi kadar önemsediği öteki insanlara duyulan bir sorumluluk vardı. Daha ötesi çoğunda okumasından, eğlencesinden, hatta yediği ekmekten vazgeçip, dar gelirlerden ayrılan paralarla, kimisi borçla yapılan kutlu işlerin anıtsal havası vardı.

Hepsi kutlu olsun!

Olsun da, insan düşünmeden edemiyor, kim bilir ne zaman, birilerinin işine yarar, diyerek bunca emek vermek, ekmeğinden, yaşamından kesmek… Nasıl bir bakış açısıdır diye? Hani bu edebiyat akılla yapılırdı ve has edebiyatçı aynı zamanda akıl küpüydü…

Kardelenleri bilmiyorsan anlaşılır değildir ki bu.

Tabi okur da düşünmeli, hele buraya değin sabırla okuyanlar… Birilerinin medyasıyla, reklamıyla gün boyu başımızda boza pişirdiği, oku, diye dayattığı için kitapçı kitapçı gezerek dünya kadar paralara satın aldığımız, altı ay sonra, adını bile anımsamadığımız, hiçbir biçimde özdeşleşemeyeceğimiz ellerin öykülerini anlatan kitaplar yerine, sahici insanını, bizi anlatan, diğerlerine göre çok daha da ucuz ederli bu kitapları alıp okumaya, denemeye ne dersin? Hem yeni bir yazarı keşfetmenin, hatta yaratmanın tadını alır, çünkü yazar okurla varolur, hem de makyajsız, kırk editörden geçmeden, en saf haliyle karşına çıkan yazara omuz verir, dar olanaklarla üretilen bu kitapların emekçilerinin alın terinin bir damlasını da sen silersin.

Bizimki bir öneri…

Ben, marka ve moda olmayanı, hele yabancı malı olmayanı ne giyerim, ne okurum, diyebilirsin. Mardin Süryanileri ya da İstanbul sokaklarını dolduran Allahın Askerleri; kimsesiz, tinerci çocuklar neyime, ben Aborjinleri okuyacağım,.. da demen olanaklı… Kim ne diyebilir, ne seçkin beğeni, diyerek, seni peygamber yapıp ardına takılanımız bile çıkar.

İsteyen istediğini yapsın, biz gelelim bu zemheride yanmaya koşan kardelen orduları gibi genç kitaplara.

Zübeyde Seven Turan; “keskin bir kılıçtır şiir / kınından çıkmaya görsün” diyerek kavgaya ozan olurken, kimi zaman “ bir tutam kış çiçeğidir ömrüm/ kardelen çoğalırım hep…” ya da “ yarım kalan sevişme kıvamında / koynumda büyüyen hüzün / gölgemde dinlenir aşk, sesim…” dizeleriyle insanın sıra duygularını imgelerle sunuyor okuruna. İmgeleri ustalıkla kullanan Turan’ın kitabı, beş duyuyla algıladığı gerçekçi dünya merkezli olsa da, belli bir akım, ideolojiden daha çok, sahici insanın macerasına ve ayrıntılarına yöneliyor. Kimi yerlerde toplumcu kuşağın insan için yükselen savaşçı sesini duyarken, bazen de bir çobanın kavalından süzülen pastoral bir türkü geziniyor sayfalarda. Seven Turan’ın şiiri, yaşamı net algılayan, tırnaklarıyla tutunan gerçekçi, ama güzeli üreten yanını da unutamayan birinin duyarlılığının ürünü.

Ancak bir kadın, salt güzeli yaratmak için kurgulanan şiire, toplumsal yarar işlevini, öykülemenin durgunluğuna düşmeden de yükleyebilir. Yaşama dokunuşu Anadolu’yu, yani sahici bir şeyleri taşıyor anılarımızın yamacına. Yaşadığı dünyayı kendi dışında değil, canlı bir parçası gibi algılıyor ve hissettiriyor bize de. İmgeyle giydirilmiş bir gözlem becerisi, bir yaşam deneyimi SUSKU… Zaman zaman coşkulu, yoğun, güçlü imgelerin, kimi şiirlerin anlatan bölümlerinin ve bazen gereksiz ajite etme derdinde yükselen sesin hatlarını yorduğunu düşünsem de, beğendim.

Yarına Miras, İstanbul’da genç bir öğretmen olan Meryem Fehime Oruç’un ikinci şiir kitabı, içeriği ilkine benzese de hayli yol almış görünüyor. Şiiri, yaşının türküsünde, yerli film aşkın meşkin peşinde değil, belki öğretilmemiş, içgüdüsel bir sevginin, ama en çok insanın, hem de sıra insanın yanında… Garip akımının sade diliyle toplumcu şiiri dizeleyen Oruç, bireysel kaygılarından söz etmiyor bize, ötekilerin hiç kazanamayacakları kavgasını dillendiriyor; çoğu yenilmiş, anlatılacak bulan. Çoktandır izlediğim, kimi zaman, şiiri öğretiye teslim etmek poetikayı bozar, şiirine dokunan yumuşak, ipeksi bir güzel şey yok mu, diye sorasım geldiği Oruç, inatla hiçbir soruya aldırmadan, natüralist bir yaklaşımla dizelerini, yiyecek ekmeğini pazar sonrasından, çöplerden atık toplayarak çıkaranların, emeğinin karşılığını alamayanların, işçinin, güvencesiz, sistemin ezdiği insanın yanında, kimilerinin, modası geçmiş dediği, insanı sevmenin, acımanın modası olur muymuş, o ayrı, toplumculuğun emrinde yalın kılıç gezdiriyor. Düşündüğüm sorudan beni utandırarak, insanı kıyaslarsan poetika neymiş, dedirterek iyi gezdiriyor. Şiiriyle ilk karşılaştığınızda, artık çeviri şiire dönmeye başlayan günümüz şiirine alışkınsanız dikkat etmeyeceğiniz, sonra yeniden okumak isteyeceğiniz, sıradan sözcüklerle görkemli bir insanlık macerasının anlatıldığı bir kitap Oruç’unki.

A.Kadir Paksoy, Ankara’da yaşayan bir şair arkadaşımız, Tan Edebiyat dergisi deneyiminden sonra çoktandır sesini alamaz olmuştuk. Geçenlerde ulaşan kitapları, yaşadığı sorunları öteleyen bir haykırış gürlüğü taşıyordu. Uzun zamandır yaşadığı başkenti, Ankara Aydınlığı kitabında tarihiyle, anıtlarıyla, semtleriyle, siyasi hüznüyle şiir diline döküp resmederken yüceltiyor, yaşadığı kente vefa borcunu dizeliyor. Öğreten şiiri sınırlayan didaktikliği çoğu şirinde aşan Paksoy, yer yer Ankara sevdalılarının çok seveceği, 12 Eylül öncesini yaşayanların ayak izlerini bulacağı tablolar çiziyor. Ankara Aydınlığı’na göre öğretisel yönü daha az, lirik ve imgesel yönü daha yoğun olsa da İnsana İnan kitabında da ülkesine, insanına olan sevdasını anlatıyor.

Yazmanın başkentiymiş İstanbul…

Kendinden menkul bu sözü üretenin, bir İstanbul çıkarı olduğunu görmemiz, körlükten, çaresizlikten epey geçe kaldı. Şimdi İstanbul’da, ki orda hep vardı zaten; Ankara’da, Samsun’da, Trabzon’da, Bursa’da ille de Ege’de pıtrak pıtrak yazarlar, şairler filizleniyor, en çok da kadın yazarlar… Ve edebiyat dünyasının katman katman sırça köşkler olduğunu, o köşklerde oturanların sonradan gelene, asla katlanamadığını; geleni çiçekle değil, kızgın yağlarla, Bizans ateşleriyle karşıladığını iyi öğrendiklerinden olsa gerek hiç de öyle ölmeye gelmiyorlar. Bilinçli, iyi düzenlenmiş kitaplarıyla, yaşadıkları yerlere şenlik ateşleri yakan etkinlikler düzenleyen örgütleriyle dayanışma içinde geliyorlar.

Bu gidişle olması gereken gerçekleşebilir, Anadolu’dan yazarlık onayını almayana İstanbul dukalığı da, el mahkumluğundan dönüp bakmayabilir. Çünkü nazik söylemle okur, esas söylemle müşteri hala Anadolu’dur kitapta da… Tabi kalırsa o dukalıktan geriye bir şey… Çünkü çoğu sarsıntıda, ülke çapındaki dernekler, örgütler, büyük yayınevleri bir depresyon geçiriyor… Belki de bu nedenle, yıllardır, kimi partiler gibi, sizin için varız, neyimiz varsa size feda,… ünlemleriyle üye ayartan, aslında ezberlediği üç kişisini üyesine, okuruna dikte ettirmek, vitrinlemek için yüzlerce yazın emekçisini, her yönüyle kullanan, ama deyim yerindeyse adam yerine koymayan, kimi dernekler üye kayıpları yaşarken, büyük yayınevleri de bastıkları kitapları sınırladı, kimileri tüyaplara ya katılmıyor ya da sadece temsilci bazında geliyor… Bu üzücü tabi, ki bizim varoluş nedenimiz olanların erimesine sevinilir mi? Ne var ki, az biraz yanması pahasına burnunun sürtmesine, dersini almasına, kendine çekidüzen vermesine sevinmeyi de devrimci yapımın gereği görürüm.

Belki de bu kez mart geçerken salt çiçekler değil boşa yanmıyor kimi kazmalar da…

Biliyorum, derneklerde ve yayınevlerindeki kötü yönetimlerin, bizi teğet geçen krizin de bu yeni yapılanmada ya da çıkış arayışlarında hiç mi rolü yok diyeceksiniz? Olmaz mı, ama kimyasal tepkimenin ya da başkaldırının ortaya çıkmasında yeni bir etken gerekir zaten. Gerekir de kimse sahile ulaşan geminin, eşsiz macerasında balıklarla sevişmesine bakmaz, kıyıya varmasıdır anlamlı olan. Oradan bakınca benim ülkem insanı, yazarı, en çok da hanımları bilinçlendi diye düşünürüm ve hiç aldırmam yanan birkaç erken bahar çiçeğine, hele kimi kazmaya ve de küreğe…

Yanlış anımsamıyorsam bir süre önce bazı yazarlar, İstanbul, Ankara merkezli edebiyat derneklerinin egolarından sonunda yılmış, tek başına ayakta duramayan birilerini vitrinlemek için payanda olarak kullanılmaktan yorulmuşlar ve yeni bir dernek kurmak için ayağa kalkmışlar, başaramadan vazgeçmişlerdi. Ne var ki, Egeli hanımlar daha kararlı çıktı ve iki derneği yaşama geçirdiler. Karınca acarlığıyla da çalışıyorlar. Etkinlik üstüne etkinlik, kitap üstüne kitap… Gerek Kadın Yazarlar Derneği, gerekse Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir’i örnek bir edebiyat, sanat kentine döndürdüler. Bayan yayıncılarla da işbirliği yapıp çok güzel kitaplar yapmışlar. Bize ulaşan üretimleri beş kitapları var. İzmir basımevleri ve tasarımcıları bu yönlü de hiç de İstanbul’u aratmıyorlar. Gerçi, sanki hiç kusursuz kitap olurmuş gibi, salt övgü yüklü arka yazılarından dolayı bir kaygıya kapılsanız da, ayrıntılı bakınca onu bile sindirilebilir kılan güzellikte bu kitaplar. Yok yok, ben bu ilk deneylerden, sonunu görmeden inandım, nasıl evlerimizi, bizi, daha ötesi dünyamızı güzel yapan kadınlar, bu işi de en güzel yapacaklar. Umalım ki erkeksiz de olurmuş, diye düşünmesinler… Yani kralın, konu estetik olunca, çıplak olduğunu bir görmesinler, bak o zaman korkulur, yananlar arasına biz de dahil oluruz. Korkarım bundan da, gene de içimdeki yaramaz çocuk göz kırpıyor, hadi görsünler, o burunlarından kıl aldırmayan bazı yayıncılarımız ve derneklerimizin ağaları ne hale gelir, görmeye değer, diye. E, ne de olmasa erkekleri sadece üretim için kullanan, sonra da yok eden Amazonlar ırkından geliyorum. Galiba benim içimde de kendine düşman bir nihilist var. Bu gidişle beceriksiz, ama egosu gelişkin kimileri adına tüm erkekler de yanacak… İyisi mi, yananlara boş verip ışığa ulaşanlara geçelim.

İzmir’deki Kadın Yazarlar Derneği, dört üyesinin öykülerini ayrı ayrı kitaplaştırmış. Ne iyi, ne güzel yapmışlar, avuçlarınız kızarana kadar alkışlanacak bir eylem bu. İlk kitapların ne güçlüklerle, ne beklentilerle çıktığını iyi bilen biri olarak hiç eleştirmeden dergimize koymayı yeğlerdim, ama eleştirilmeyen, konu edilmeyen ya da samimiyetsiz övgülerle hiçbir yere ses veremeyen kitap kadar yıkıcısı da yoktur yazanı üzerinde. Çünkü yazar, ancak okurun aynasında görünürse beden kazanır, okur da anlasın anlamasın ki anlaması gerekmez, yeter ki beğensin. Mademki ona sunulmuştur, artık yetki onundur, konuşma hakkına sahiptir… Değil mi ki, sanat beğenidir daha çok, beğeni de kişiye göredir ve yazar üzerinde konuşuldukça büyür, ben de bir okurum.. Önce öyle düşünülmeli, yazılanlar öyle alınmalı.

Unutulmamalı ki, eleştiriliyorsanız eğer, ciddiye alınıyorsunuz demektir.

Gönül Çatalcalı, anlatı da erinçli, belli ki dile egemen, sıra öykünün sınırlarını zorlamayı göze alacak dende öyküyü biliyor. Kitabı Yedi Yeşil Fil’de yeni biçimler uyguladığı öyküler şaşırtıyor, ama umut da veriyor. Her yeni şaşırtır, ürkütür, sevindirir, ama bekletir de satır aralarındaki muştuyla. Durum ve olay öykülerinin kalıplarını yeniden yorumlayan farklı dil ve anlatıcıları kullanan, başarılı öykülere de imza atan Türk öykücüsü, özellikle hanımlar, hep sevindirdi bizi cesaretleriyle. Çatalcalı’nın da gelişkin olduğu belli tarayıcı görsel gözüne diğer görmelerin de ekleneceği yeni yapıtlarını sabırsız bekleyeceğiz.

Esra Odman, Göründüğü Gibi Değil’ de, iyi öykücü olduğunu kanıtlamış görünüyor. Bana ulaşan kitaptaki dil, nitelemeler, tamlamalar ve belirteçler yönünden zenginliğiyle, uzun cümleleriyle eski güçlü anlatıcıların diline çok benziyor, seçtiği konular da… Kimi öykülerinde, çoğu kadın öykücünün saplanıp kaldığı, artık anlatılmasının iç bayılttığı tek cinsin dar sokaklarından dünyanın caddelerine çıkmış, kendi dışındakini anlatma ustalığına erişmiş gibi. Ama – varsa – efsane edebiyat dilini yakalayacağım diye kullanılan belirteçler, niteleyiciler betimlemelerde hoş dursa da, sıra cümlelerde bazen yoruyor, zorlama gözükebiliyor. Odman’ın bu yürüyüşünü sürdürüp kendi dilini yaratacağına ve kendi öyküsünü kuracağına inanıyorum.

Suna Güler’in yeni kitabı Özgürlük Çıkmazı anlatı gücüyle hiç de ilk kitaba benzemiyor. Bana, öykümüzün yıllanmış kimi kalemlerinin biçemini anımsattığı olmadı değil, ama bütün öyküler özgün gözüktü. Güler için anlatı geleneğinin iyi örneği, hatta olgun bir temsilcisi dersem hiç de abartı olmaz. Adının bu güne değin öyküde çok duyulmayışına şaşırdım okuyunca. Gene de başvurduğu bilinç akışı yönteminin, iç içe geçen olayların kimi kısa öykülerini genişletmediğini, aksine dağıttığını da zaman zaman düşündüğümü belirtmeliyim.

Buket Akkaya, kitabı çıkanların içinde en genci, ama Su ve Hayat’taki kısa öykülerde kalemi oldukça olgun. İyi kurgulanmış, sağlam bir dille anlatılan, çekseniz yıkılmayacak öyküler hemen hepsi. Kelebeğin Öyküsü üç farklı noktadan aynı olayı irdelerken çok başarılı, ne var ki senaryovari tarzı onu güçsüzleştirmiş, geldi bana. Öykünün ayrıntılarını da aktaran dolgu biraz daha kullanılabilir, yazı etlendirilebilirdi, diye düşündüm. Ayrıca, kolayca düzeltilebilecek gibi gelen, ama öyküsünü gereğinden eski gösterebilecek bir yönü belirtmeden geçmek istemiyorum. Gençliği öyküde bir artı olmalıyken, kimi öykülerde hissettirmek istediği atmosfer ve kahramanların ruh hallerinin somutlaştırılmasında kullandığı nesne ve kavramlarda özgün buluşlar yerine çok kullanılmış, alışılmış unsurları kullanmakla yetinmesi, öykülerin emsalsizliğini gölgeledi. Sonraki çalışmalarında, yazdığına kendini ve çağını da taşıyacağına inanıyorum.

Egeli Kadın Yazarlar Platformu, Savur Saçlarını Ege diye bir toplu öykü kitabı da çıkardı. Kitapta yirmi yedi kadın yazarın öyküsü yer almakta. Hemen hepsi Ege fonlu, kadın bakışıyla öyküleri içeren kitap gerek baskısı gerek öyküleriyle kütüphanenizde bulundurmaya, okunmaya değer.

Her kitap, her yeni, alışılmamış düşünce bir kardelendir. Buzu delip güneşe çıkmaya çırpınan bir kardelen… O kış denizine saldıran çiçek gemilerinin çoğu yollarda yanar, ama birileri de er ya da geç aydınlığı yakalar ve senin baharın başlar. Yeni kitaplarda ve yeni baharlarda buluşmak üzere. Ama artık, kurtuluş umudu çok olan intiharlardan ve bol çiçekli baharlardan biraz daha alsak… diyorum.

BURSA, 2009, Nisan

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık