BELGE, TAHRİFAT VE BİLGİ

1 ay önce
155.171 kez görüntülendi

BELGE, TAHRİFAT VE BİLGİ

21/09/2020

BELGE, TAHRİFAT VE BİLGİ

(Değerli Okuyucular! Aşağıdaki makalem yayınlandıktan iki gün sonra (23 Eylül) söz konusu polemik metne, TBMM yayınlarında çıkan, “MİLLİ MÜCADELEDE TBMM’YE ANADOLU’DAN ÇEKİLEN TELGRAFLAR” kitabında yer veren Prof. Dr. Haluk Selvi’ye telefonla ve daha sonra e-maille ulaştım.  Ben bütün samimiyetimle bu yazının başkaları tarafından arşive konduğunu ve Sayın Selvi’nin de bu yazıyı arşivden olduğu gibi aldığını varsayıyordum. Bana gönderdiği emailde o yazıyı kendisinin kaleme aldığını itiraf etti.  Sonra da hem suçlu hem güçlü tavrıyla beni HUKUK’la tehdit etmeyi de ihmal etmedi. Bütün hataları göz ardı edip önemsizleştirerek sadece, Cihangiroğlu İbrahim Bey’in vefat tarihini yanlış yazdığını kabullenmekle yetinmeye çalıştı. Bir TÜK DEVRİM TARİHİ profesörü Merhum Cihangiroğlu İbrahim’i 1919 yılında asarak öldürüyorsa, emin olunuz ki Iğdır tarihini de aynı şekilde ağaçta sallandırmıştır. TBMM yayınları TBMM arşivleri kadar değerlidir. Bunu idrak edemeyen bir profesörle karşı karşıyayız. Takdir okuyucumundur.)

Değerli Okuyucular!

Bu hafta asıl niyetim “IĞDIR TARİHİ 1945-65”başlıklı seri yazımın sekizinci bölümünü yayınlamaktı. Ancak bir dostumdan aldığım beklenmedik bir yazı nedeniyle bu planımdan vazgeçtim. Aşağıda okuyacağınız makaleyi “Ah!” çekerek kaleme almak zorunda kaldım.  Niçin mi “Ah!” çektim? Bu dünyada en kolay şey şovenist ve ırkçı olmaktır. Kürt, Azeri, Türk, Alman, Fransız vb aklınıza ne gelirse gelsin bir ulusun veya mezhebin şovenisti veya ırkçısı oldunuz mu dünyaya tek pencereden bakacağınız için işiniz kolaydır.

En zor şey demokrat ve evrensel bir düzlemden olayları değerlendirmektir. Bunun için çaba sarf ettiğimi yazıma başlamadan önce özellikle belirtmek isterim.Benim, hayatta olan veya vefat etmiş insanların nefsi ve şahsıyla işim yoktur. Yaşama bu kadar basit bir pencereden bakacak kadar kendimi değersiz hissetmiyorum. Hayatta olanlara sağlıklı bir yaşam, vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Ben sadece şahısların eylemleri, düşünceleri ve tezleriyle ilgiliyim. Ancak eleştiri kültürü toplumumuzda yerleşmediği için ailelerin hassasiyet ve alınganlık gösterdiklerini biliyorum. Bunu bile bile yazmak benim için zor ama bir aydın olarak mecburum.

Diğer taraftan eleştiri olmadan doğruları ve yanlışları ayıklamak mümkün olmuyor. Bedeli her zaman ağır olan korkunç bir ikilemle karşı karşıyayız! Her şeye rağmen ben zor olanı tercih ediyor ve eleştiri yazımı kaleme alıyorum. Bütün bunları söyledikten sonra şimdi dostumun bana gönderdiği yazıyı artık birlikte ele alabiliriz.

Öncelikle başlıkta yer alan TAHRİFAT kelimesinin Türk Dil Kurumundaki açıklamasına yer vermek isterim. Tahrifat, “Bir şeyin aslını bozma, değiştirme” anlamına gelir.

Televizyondaki tartışmalara kulak misafiri olan okuyucularım şu cümleyi sık sık duymuşlardır. “Belgelerle konuş beyefendi (veya hanımefendi)!  Uydurma şeylerle, oradan buradan duyduğun şeylerle konuşmayın lütfen!”

Yukarıdaki cümlenin ne kadar anlamsız olduğunu birazdan göreceğiz. Belge ile kastedilen elbette yazılı belgelerdir. Yani iddianızı, yazılı bir belgeye ve önemli bir kaynağa dayandırarak ispatlamanız istenir.

Dostumun bana gönderdiği metin,Prof. Dr. Haluk Selvi’nin editörü olduğu bir kitapta yer alan TBMM arşiv belgesidir.Bu yazımda elbette Sayın Selvi’yi tenzih ediyorum (hariç tutuyorum). Editör olarak görevini yapmış, belgeleri toplayarak kitaplaştırmıştır. Hatta bu çalışması için kendisine minnettar olduğumu ifade etmeliyim.

TBMM, Genelkurmay, Osmanlı ve Cumhurbaşkanlığı arşivleri, Türkiye’de mastır veya doktora tezi hazırlayan öğrencilerin veya kitap yazmak isteyen araştırmacıların doğruluğuna hiç şüphe duymadan yüzde yüz inanarak referans aldıkları kaynaklardır. Ben de bu arşivlerde epey zaman tükettim. Zaten dostum da bu nedenle TBMM arşivinden aldığı yazıyı göndermiş ve biraz da alaycı bir ifadeyle şöyle bir not düşmüş:“Dostum, TBMM arşiv belgeleri sizi ve yazdıklarınızı yalanlıyor!”

Dostumun bana gönderdiği ve Prof. Dr. Haluk Selvi’nin yayımladığı kitapta yer alan TBMM arşiv belgesini olduğu gibi aktarıyorum:

“Uzun yıllar Rus işgali altında yaşayan Iğdır, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Rus Çarlığının yıkılması üzerine kendi kaderini tayin etmek içine harekete geçmiş, problemlerin giderek arttığı Kafkasya berisinde, Kars, Ardahan, Revan (Erivan), Şerur, Nahcivan ile bir araya gelerek büyük bir hükûmet kurma kararı almıştır. Merkezi, Iğdır’ın Ali Kamerli Köyü olan bu hükûmette, Ekber Tufan ve Eleşref Bey Iğdır Bölgesi’ni temsil etmişlerdir. Bu esnada Iğdır Milli Komitesi kurularak faaliyetlere başlamıştır. Ömrü çok kısa olan Cenubi Garbi Kafkas Hükûmeti ve Aras Türk Hükûmeti, bölgedeki boşluktan yaralanıp işgal etmek isteyen Ermenilere karşı az zamanda çok büyük mücadeleler vermiştir. 7 Aralık 1918’de İstiklal savaşı veren Aras Türk Hükûmeti, Iğdır Milli Komitesi’nin gücü sayesinde Ermenilere Aras Nehri’ni geçirmemiştir. Sürmeli çukuruna inemeyen Ermenileri, Erivan yakınındaki Develi tren istasyonuna kadar geri püskürtmüştür. Avşar ve Küllük savaşları da bu süreçte meydana gelmiştir. Bu savaşlar boyunca Kars Bölgesi ağır hasara uğramış ve Kars’ta yeni bir hükûmet kurulması kararlaştırılmıştır. 3 Mart 1919’de kurulan Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti, Ekber Tufan’ın Iğdır yönetimine yardım ve bağlılık çağrısında bulunmuştur. Olumlu yanıt veren Iğdır halkı, Meşhedi Bilal Toksöz aracılığı ile ciddi yardımlarda bulunmuştur. Daha sonra bölgeye gelen İngiliz yönetimindeki Anzak askerleri, Kars’ta kurulan bu yönetimi dağıtmış ve İbrahim Cihangiroğlu’nu asarak idam etmiştir. Üst düzey yöneticiler Malta’ya sürülürken, Iğdırlı Ekber (Tufan), Meşhedi Bilal (Toksöz) ve Ali Mirza Bey sürgünden kaçmışlardır.

Erzurum Kongresi’ne, Iğdır Milli Komitesini temsilen Meşhedi Bilal (Toksöz), Sultanabadlı Muhtar Bey ve Hüseyin Zengi katılmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk zaferi olan Doğu Harekâtı sonunda imzalanan Gümrü Antlaşması ile Iğdır Türk topraklarına dâhil edilmiştir.

1917-1920 yılları arasında Ermeni işgali altında kalan Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde bu işgalden kurtuldu ve bu tarihten itibaren de Batı Cephesi’ndeki savaşlara destek verdiler. Iğdırlılar Sakarya Savaşı günlerinde şehit olan askerlerin çocuklarına 500 lira bağışladıkları gibi Iğdır’da görev yapan memurlar da aylık bin kuruş yardım yapmayı kabul ettiler.”

Değerli Okuyucular!

(TBMM Arşivi Dosya:3 6/1-7) referans numaralı yazıyı noktasını, virgülünü değiştirmeden bilginize sundum. Öncelikle bu kısa metnin içerdiği iddiaları liste halinde sıralamak isterim:

  1. Iğdır, Rus Çarlığının yıkılması üzerine kendi kaderini tayin etmek içine harekete geçmiştir
  2. Iğdır; Kars, Ardahan, Revan (Erivan), Şerur, Nahcivan ile bir araya gelerek büyük bir hükûmet kurma kararı almıştır.
  3. Merkezi, Iğdır’ın Ali Kamerli Köyü olan bu hükûmette, Ekber Tufan ve Eleşref Bey Iğdır Bölgesi’ni temsil etmişlerdir.
  4. Bu esnada Iğdır Milli Komitesi kurularak faaliyetlere başlamıştır.
  5. 7 Aralık 1918’de İstiklal savaşı veren Aras Türk Hükûmeti, Iğdır Milli Komitesi’nin gücü sayesinde Ermenilere Aras Nehri’ni geçirmemiştir.
  6. Sürmeli çukuruna inemeyen Ermenileri, Erivan yakınındaki Develi tren istasyonuna kadar geri püskürtmüştür. Avşar ve Küllük savaşları da bu süreçte meydana gelmiştir.
  7. 3 Mart 1919’de kurulan Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti, Ekber Tufan’ın Iğdır yönetimine yardım ve bağlılık çağrısında bulunmuştur.
  8. Olumlu yanıt veren Iğdır halkı, Meşhedi Bilal Toksöz aracılığı ile ciddi yardımlarda bulunmuştur
  9. Daha sonra bölgeye gelen İngiliz yönetimindeki Anzak askerleri, Kars’ta kurulan bu yönetimi dağıtmış ve İbrahim Cihangiroğlu’nu asarak idam etmiştir.
  10. Üst düzey yöneticiler Malta’ya sürülürken, Iğdırlı Ekber (Tufan), Meşhedi Bilal (Toksöz) ve Ali Mirza Bey sürgünden kaçmışlardır.
  11. Erzurum Kongresi’ne, Iğdır Milli Komitesini temsilen Meşhedi Bilal (Toksöz), Sultanabadlı Muhtar Bey ve Hüseyin Zengi katılmışlardır.
  12. 1917-1920 yılları arasında Ermeni işgali altında kalan Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde bu işgalden kurtuldu ve bu tarihten itibaren de Batı Cephesi’ndeki savaşlara destek verdiler.

İddiaları yukarıda sıraladım. İstersiniz şimdi madde madde bu metni irdeleyelim. Bakalım ne kadarı doğru ne kadarı uydurma ve tahrifat.

MÜCAHİT ÖZDEN HUN’UN ANALİZİ:

  1. Bu bilgi yanlıştır. Rus Çarlığı 25 Ekim 1917 yılında sonra erdi. 1918 yılının Ocak ayından itibaren Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan bir araya gelerek 22 Nisan 1918 yılında Trans-Kafkasya Demokratik Cumhuriyetini kurdular (SEYM). Iğdır da SEYM yönetimi altındaydı. Herhangi bir sorun yoktu. Ancak SEYM, 26 Mayıs 1918 tarihinde dağıldı. 26 Mayıs’ta Gürcistan, 28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyetleri kuruldu. Iğdır da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti sınırları içine alındı.

Kısacası 25 Ekim 1917-28 Mayıs 1918 tarihleri arasında Iğdır’da milli bir hareketlilik hiç yoktur. Bu yüzden “Iğdır, Rus Çarlığının yıkılması üzerine kendi kaderini tayin etmek içine harekete geçmiştir” ifadesi yanlıştır

2. Yukarıdaki ikinci madde şöyle der: “Iğdır; Kars, Ardahan, Revan (Erivan), Şerur, Nahcivan ile bir araya gelerek büyük bir hükûmet kurma kararı almıştır.”

Bu bilgi de yanlıştır. Bu bölge liderleri ortak bir hükümet kurmak için asla bir araya gelmemişlerdir. Herkes kendi bölgesinde çalışma içinde olmuştur.Bir yandan Kars merkezli Milli Şûra ve Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti, diğer yandan Nahçivan şehri merkezli Aras Türk Cumhuriyeti… Ömürleri kısa olan bu cumhuriyetler dışında başka da ciddiye alınacak bir örgütlenme yoktur. Ali Mirze Bey, Kerem Güneş ve Şamil Bey’in yönetiminde milis güçleri vardır ama Cumhuriyet veya Milli Komite falan kurdukları yoktur

3. Üçüncü madde de tamamen uydurmadır. İki yalan birden sunulmuştur. Birincisi, güya Iğdır, Kars, Ardahan, Revan, Şerurve Nahçivan’daki Müslüman (Azeri ve Kürt) liderleri merkezi, Iğdır’ın Alikamerli Köyü olan bir hükümet kurmuşlar ve Ekber Tufan ve Eleşref Bey de Alikamer köyünde yapılan toplantıda Iğdır Bölgesini temsil etmişlerdir.

Tamamen uydurma! Bu yalanı utanmadan nasıl Meclis Arşivlerine taşımışlar şaşırıp kalıyorum. O yıllar Alikamerli bir Ermeni köyüdür. Alikamerli köyü Ermenileri, Kasım 1920 tarihinde köyü boşaltıp Erivan tarafına geçmişlerdir. Bu kadar büyük bir hükümet için Ermenilerin oturduğu Alikamerli köyünü başkent (merkez) seçmeleri gerçekten çok komik bir durumdur. İkinci yalan, Kars’tan Nahçivan şehrine kadar uzanan bölgede böyle bir çaba ve arayış asla olmamıştır.  Böyle bir niyet vardır ama uygulama şansı bulamamıştır. Herkes kendi bölgesinde mücadele etmek zorunda kalmıştır.

                               Kuruluş Tarihi Yıkılış Tarihi

Aras Türk Cumhuriyeti            3 Kasım 1918             26 Haziran 1919

Cenubi Garbi Kafkasya Cum.       16-17 Ocak 1919           14 Nisan 1919

Yukarıdaki tarihlere dikkat edilirse Aras Türk Cumhuriyetinin varlığı devam ederken Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti kurulmuş (daha öncesinde var olan Milli Şura’yı dikkate almazsak) ve yıkılmıştır. Yani iki Cumhuriyetin eş zamanlı olarak var olduğu bir tarih dilimi vardır ama aralarında iki Cumhuriyetin birleştirilmesine yönelik bir teşebbüs ve istişare olmamıştır. Halbuki Cihangiroğlu İbrahim Bey, önce Aras Türk Cumhuriyetinde Savunma bakanı daha sonra Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyetinde Başkan olarak görev yaptığından her iki Cumhuriyeti birleştirebilirdi. Ancak uygulamada böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmamış, her bir Cumhuriyet kendi sınırlarını genişletmenin derdine düşmüştü.

Sonuçta her Cumhuriyet kendi bölgesinden sorumlu olmuştur. İşin ilginç yanı Iğdır bölgesinden her iki Cumhuriyetin kuruluşunda tek bir delege hazır olmamıştır. Örneğin Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti her 10 bin nüfus için 1 delege olmak koşuluyla toplanmıştır ama Iğdır’dan giden delege yoktur. Var olduğu iddia ediliyorsa da uydurma olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

4. Dördüncü maddeyi tekrar hatırlatıyorum: “Bu esnada Iğdır Milli Komitesi kurularak faaliyetlere başlamıştır.” Şu işe bak, bir yandan Alikamerli merkez olmak üzere Kars’tan Nahcivan’a bir hükumet kuruluyor, Iğdırlı Müslüman ahali merkezi Alikamerli olan bu hükumete güvenmiyor, kendi Milli komitesini kuruyor. Tamamen uydurma. Iğdır’da asla bir Milli Komite kurulmamıştır. Şovenist ve ırkçı yazarların sonradan uydurmasıdır.

5. Beşinci Maddede şöyle bir ifade var: “7 Aralık 1918’de İstiklal savaşı veren Aras Türk Hükûmeti, Iğdır Milli Komitesi’nin gücü sayesinde Ermenilere Aras Nehri’ni geçirmemiştir.”

Bu da yalan! Ermeniler Kasım 1920 tarihine kadar Aras’ın sağ tarafında yani Iğdır ve civarında hep var oldular ve bölgeyi kontrolleri altında tuttular. Bu yazıyı yazan yazara şu soruyu sormak isterim:  Eğer kahraman (!) Iğdır Milli Komitesi (!), Ermenileri Aras’ın sağ tarafına geçirmemişse, 1919 yılında Müslüman (Kürt ve Azeri) ahaliye karşı Kucak, Oba, Hakmehmet ve diğer köy katliam ve soykırımlarını kim yaptı? Tekrar ediyorum: Iğdır Milli Komitesi /İcra Komitesi/ Iğdır Cumhuriyetivb. asla var olmadı. Iğdırlı şovenist ve ırkçı yazarların koro halinde uydurmasıdır. İtiraf etmeliyim ki, yalanlar TBMM arşivlerine kadar sızdığına göre, yaptıkları maya tutmuştur ama bundan sonra o yoğurdu alacak müşteri bulamayacaklardır.

6. Altıncı maddede usturuplu ve becerikli üstadımız şöyle yazar: “(Aras Türk Cumhuriyeti) Sürmeli çukuruna inemeyen Ermenileri, Erivan yakınındaki Develi tren istasyonuna kadar geri püskürtmüştür. Avşar ve Küllük savaşları da bu süreçte meydana gelmiştir.”

Evet, doğrudur. Nahçivan şehri merkez olmak üzere kurulan bir Aras Türk Cumhuriyeti vardır. Aras Türk Cumhuriyeti Mondoros Antlaşmasını (30 Ekim 1918)  takip eden günlerde, 3 Kasım 1918’de kurulmuştur. Şu şehirleri kapsamaktaydı: Şerur, Dereleyez, Ordubad, Serdarabad  (şehir), Uluhanlı, Vedibasar, Kemerli, Mehrivb şehirler. Yani Aras’ın sol tarafındaki şehirleri ve bölgeyi kapsar. Sürmeli (Iğdır ovası) ile bağlantısı yoktur.

(Azərbaycan Respublikası MDƏYTA) isimli kaynakta şöyle bir yazı vardır:

“Araz Türk Cumhuriyyətinin ərazisi 8696 km² təşkil edirdi. Cumhuriyyətin mərkəzi Naxçıvan şəhəri oldu. Onun ərazisində Naxçıvan, Şərur – Dərələyəz və Ordubad mahallarını, Sərdarabad, Uluxanlı, Vedibasar, Qəmərli, Mehrivə s. bölgələr daxil idi.”

RESİM: Aras Türk Cumhuriyetinin Kurulduğu Bina (Nahçivan Şehri)

Aras Türk Cumhuriyetinin Kurulduğu Bina (Nahçivan Şehri)

Nahçivan Otonom Bölgesi ve Azerbaycan Devlet kaynakları, kurulan Cumhuriyetin başkentinin Nahçivan Şehri olduğunu söylüyor ama bizim Iğdırlı şovenist ırkçı yazar, başkentin Iğdır olduğunu iddia ediyorlar. O yıllarda Iğdır merkezinin Ermenilerin elinde olduğunu unutarak, tereciye tere satıyorlar.

Aras Türk Cumhuriyeti 3 Kasım 1918-26 Haziran 1919 tarihleri arasında faaliyet göstermiştir. Iğdır’ın en zor günlerinde yani 1919 yaz aylarında  (özellikle Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında) Ermeni soykırımı başladığında ne Aras Türk Cumhuriyeti ne de Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti vardır. Kaça-Kaç da 1919 yılının yaz aylarında başlamıştır.

Aras Türk Cumhuriyetinin faaliyeti bugünkü Nahçivan otonom bölgesiylesınırlı kalmıştır. Iğdırlı ırkçı şovenist yazarlar, Aras Türk Cumhuriyetini Aras’ın sağ tarafına kadar uzatırlar. Hatta kitaplarında Melekli’yi de bu cumhuriyetin bir parçası olarak tanıtırlar.

General El Eşref Bey de Aras Türk Cumhuriyetine dışarıdan yardım sunmuştur.  Unutmayalım ki bu yıllarda General El Eşref Bey 90 yaşını aşkındır. Etrafınıza bakının ve bu yaştaki bir insanın bir siyasi hareketin faaliyetlerine ne kadar hizmet sunabileceğini öngörün.

Değeri okuyucular! Hiç şüphesiz Merhum Nihat Çetinkaya ve Nizamettin Onk Iğdır’ın yetiştirdikleri önemli değerlerdir. Ancak bilerek veya bilmeyerek birçok yanlış bilginin yayılmasına veya var olan gerçeklerin tahrifatına yönelik girişimleri olmuştur. Kişilere saygılıyım ancak düşünceleri ve tezleriyle çatışma içinde olduğumu söylemeliyim.

Aras Türk Cumhuriyetini yazarken burada bir parantez açmak zorunluluğu doğmuştur. Aşağıdaki linki tıklarsanız sizi Wikipedia sayfasına götürecektir.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Aras_T%C3%BCrk_Cumhuriyeti)

Şöyle bir paragraf vardır:

“Nahçivan, Şerur, Sürmeli kazası (Iğdır-Tuzluca-Aralık) ve Revan’ın güney bölgeleri (Aras boyları) ahalisi temsilcileri bir araya gelerek 3 Kasım 1918’de merkezi Iğdır olan Aras Türk Cumhuriyeti’ni resmen kurmuşlardır.(Nihat Çetinkaya) Aynı konu hakkında başka bir kaynakta ise, kurulan hükumetin adının Iğdır Millî Cumhuriyeti olduğu belirtmektedir. (Nizamettin Onk)”

Aras Türk Cumhuriyetinin başkentinin Iğdır olduğu ve isminin Iğdır Milli Cumhuriyeti olduğu bilgileri gerçeği yansıtmıyor. Öğrenciler ve araştırmacılar Wikipedia sayfasına gidip bilimsel (!) bir kitap yazdıklarından şüpheleri olmadan bu bilgileri esas alarak tezlerini yazacaklardır. Bu tahrifatı yapanlar maalesef Iğdır’ımıza çok zarar vermişlerdir. Aras Türk Cumhuriyetinin adı asla Iğdır Milli Cumhuriyeti olmamıştır. Uydurma bilgi.

Doğrudur Aras Türk Cumhuriyeti ilk anda Iğdır merkez olacak şekilde tasarlanmıştır ama hiçbir zaman uygulanma şansı bulmamıştır. Varsayalım ki Aras Türk Cumhuriyetinin başkenti Iğdır idi. O yıllar Iğdır şehir merkezi ağırlıklı olarak Ermeni nüfustan oluşuyordu. Aras Türk Cumhuriyeti için hiç de uygun bir yer değildi. Hatta varsayalım ki gerçekten de Iğdır merkez olacak şekilde Aras Türk Cumhuriyeti kuruldu ve yıkılıncaya kadar Iğdır bu Cumhuriyetin başkenti oldu. Bugün, Aras Türk Cumhuriyetinin Iğdır’da kurulduğu bu bina bizlere müze olarak kalmış olmalıydı. Böyle bir bina var ama Iğdır’da değil Nahçivan Şehrindedir.

Yazıma kaldığım yerden devam ediyorum:

1874 Gümrü doğumlu Cihangiroğlu İbrahim Bey bir ay kadar Aras Türk Cumhuriyetinin kuruluşunda Savunma Bakanı olarak görev alır, daha sonra Kars’a geçerek 17 ve 18 Ocak 1919 tarihinde Kars Milli Şûrasının yerine kurulan Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyetine başkan seçilir.

Cihangiroğlu İbrahim(Aydın)

Beşinci maddedeki iddiayı irdelemek için Avşar ve Küllük köylerinin nerede olduğuna bakmamız gerekir. Avşar köyü bugün Ermenistan sınırları içindedir. Dil ucuna yakın bir yerdedir. Avşar köyü Aras’ın sol tarafında kaldığı için bir sorun yok. Peki, Küllük köyü nerededir?  Küllük, Iğdır merkeze bağlı bir köydür. Sınırları içinde Iğdır Havalimanı vardır. Yani Küllük, Aras’ın sağ tarafındadır. Tahrifat ustası yazar, Ermenilerin Aras’ın sağ tarafında kalmadığını çünkü Iğdır Milli Komitesi (!) tarafından Aras’ın diğer tarafına püskürtüldüğünü yazıyor sonra da Aras’ın sağ tarafındaki Küllük savaşından bahsediyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Bu ifadenin artık uydurma olduğunu biliyoruz çünkü Iğdır bölgesindeki Ermeni askeri gücünün varlığı 1920 yılı Kasım ayına kadar aralıksız devam etmiştir.

7. Yukarıdaki yedinci maddedeki ifadeyi tekrar ediyorum: “3 Mart 1919’de kurulan Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti, Ekber Tufan’ın Iğdır yönetimine yardım ve bağlılık çağrısında bulunmuştur.”

Şimdi bu ifadedeki yalanlara bir göz atalım: Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti 1 Aralık 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesine (Antlaşmasına) bir tepki olarak kurulmuştur. 17 Ocak 1919 ve 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında Kars’ta toplanan kongreye 131 temsilci (delege) katılmış ve kongrede Kars Millî İslam Şûrası’nın adı Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Muvakkata-i Milliyesi (Güneybatı Kafkasya Milli Geçici Hükûmeti) olarak değiştirilmiştir. Başkanlığına Cihangirzade (Cihangiroğlu) İbrahim Bey seçilmiştir. İngilizler, 19 Nisan 1919 tarihinde hükumetin varlığına son verdiler. Yani Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyetinin ömrü 4 ay kadar olmuştur.

Gördüğünüz gibi iki yanlış bilgi ve çarpıtma vardır:

Birincisi, Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti yazarın iddia ettiği gibi 3 Mart 1919 tarihinde değil, 17 ve 18 Ocak 1919 tarihinde kurulmuştur.

İkincisi; Güneybatı Kafkasya Cumhuriyetinin Hacı Ali Ekber Tufan’dan yardım ve bağlılık istemesi mümkün değil çünkü Iğdır’da iddia edildiği gibi bir Iğdır İcra Komitesi/ Melekli Milli Cumhuriyeti / Iğdır Cumhuriyeti / Iğdır Milli Komitesi isimleriyle bir yapılanma yoktur. Bu isimlerin hepsi uydurmadır. Hacı Ali Ekber Tufan tek başına nasıl yardım yapacak nasıl bağlılık gösterecek?Çok geçmeden 8 ay sonra 1919 Ağustosunda Hacı Ali Ekber Tufan Doğubayazıt’a gidip Kürt Hamidiye Alaylarından yardım isteyecektir. Eğer Iğdır’da milis yapılanması veya komite falan olsaydı 1919 yılında Ermenilerin yaptığı katliam ve soykırımlara engel olurdu.

Şu gerçeği dikkate aldığımızda işin vahameti daha da artıyor. Varsayalım ki Merhum Nihat Çetinkaya’nın iddia ettiği gibi Iğdır, Aras Türk Cumhuriyetinin başkenti idi. Daha sonra kurulan Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti nasıl oluyor da Aras Türk Cumhuriyeti sınırları içinde olan Melekli köylü Hacı Ali Ekber Tufan’dan bağlılık ve yardım talebinde bulanabilir? Bu durumda muhatabı Hacı Ali Ekber Tufan değil Aras Türk Cumhuriyeti Hükümeti olmalıydı

8. Sekizinci madde, “Olumlu yanıt veren Iğdır halkı, Meşhedi Bilal Toksöz aracılığı ile ciddi yardımlarda bulunmuştur.”

Bu doğru değildir. Meşhedi Bilal Toksözo yıllar siyasi anlamda aktif birisi değildir. Bu isim sonradan eklenmiştir. Bu bariz bir tahrifattır.  Yazar durmadan Meşhedi Bilal Toksöz’ün ismini öne çıkarmaya çalışıyor.

Bu makalenin sonunda Merhum Şefi Öcal’ın anılarına yer verdim. Aralık’a (Başköy’e) gittiğinde Meşhedi Bilal Toksöz’ün isminden bahsetmez. Acaba Merhum Şefi Öcal halkına yardım için oraya buraya koşuştururken, Meşhedi Bilal Toksöz neredeydi? Beyazıd vilayetinde mi İran Azerbaycanı’nda mı

9. En çok ilgimi de dokuzuncu madde çekti. Şöyle diyor, “Daha sonra bölgeye gelen İngiliz yönetimindeki Anzak (Avusturalya-Yeni Zelanda) askerleri, Kars’ta kurulan bu yönetimi dağıtmış ve İbrahim Cihangiroğlu’nu asarak idam etmiştir.

Yazar kendisinden ve ukala tahrifatından o kadar emin ki bir de İbrahim Cihangiroğlu’nun ASILARAK idam edildiğini yazıyor. Zavallı kalem! İbrahim Cihangiroğlu 1 yıl Malta’da sürgünde kaldı. Geri döndükten sonra 1921-27 yılları arasında Kars Belediye Başkanlığını üstlendi. 19 Mayıs 1948 yılında mağdur bir şekilde hakkın rahmetine kavuştu. Büyük mücadele insanı İbrahim Cihangiroğlu’nu bu şekilde tanımlayan bu terbiyesiz yazarı gerçekten deşifre edilmesini isterdim.

10. Onuncu madde de oldukça ilginç: “Üst düzey yöneticiler Malta’ya sürülürken, Iğdırlı Ekber (Tufan), Meşhedi Bilal (Toksöz) ve Ali Mirza Bey sürgünden kaçmışlardır.”

Bu madde de tamamen uydurmadır. 1919 yılında böyle bir sürgün söz konusu değildir. Her şeyden önce İngiliz askerlerinin ayağı asla Sürmeli ovasına değmemiştir. Onları arayıp yakalayacak İngiliz askeri olmadığına göre bu üç şahsiyet niçin kaçıp gizlensinler ki? Sadece Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti hükumet üyeleri Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. Bunlardan Ali Rıza Bey (Ataman) Batum’da kaçmayı başarmış, Fahrettin Bey (Erdoğan) Erzurum’da olduğu için sürgünden kurtulmuştur.

Bu baskını biraz daha detaylandırmak gerekirse, İngiliz Yarbay Preston 12 Nisan 1919’da Meclis’i ziyaret edeceği haberini gönderir, Hükumet Başkanı, İdare Heyeti ile Meclis üyelerinin orada bulunmasını ister. 13 Nisan günü saat 16.00’da ziyaret esnasında dışarıdan silah sesleri duyulur ve Meclis İngilizler tarafından basılır. Bu şekilde İngilizler, Hükumeti dağıtarak ileri gelen 12 üyeyi tutuklarlar.  Dışişleri Bakanı Fahrettin Erdoğan Bey Erzurum’da olduğu için kurtulur. İçişleri Bakanı Ali Rıza Bey (Ataman) da bir fırsatını bulur, Batum’da kaçmayı başarır.

Anlaşılan zavallı yazar iki farklı tarihi karıştırıyor. Elbette bu değerli yazarımızın bu kadar yalandan sonra “çorba” yapma hakkı vardır. Hacı Ali Ekber Tufan ve Ali Mirze Bey’in sürgüne kaçtıkları bir an olmuştur.  1925 yılındaki Şeyh Sait İsyanından sonra Hükumet, 1926 yılında Ağa ve Beyleri Sürgün Yasasını çıkartır. Bu haksız uygulamaya isyan eden Hacı Ali Ekber Tufan Ermenistan’a, Ali Mirze Bey de İran’a kaçmıştır. Bu sürgün kanundan Kürt liderlerin yanı sıra üç Azeri lider de etkilenmiştir. Bu üç Azeri liderin isimleri şöyledir: Hacı Ekber Tufan,  Paşa Ekinci (Fikret Ekinci’nin babası) ve Hüseyin Ali Başkentli. 

1926 yılındaki sürgünde Meşhedi Bilal Toksöz’ün adı yoktur. Yazar durmadan Meşhedi Bilal Toksöz ismini her fırsatta araya sıkıştırmaya, O’na tarihi bir şahsiyet rolü biçmeye çalışmaktadır. Tahrifat ustası yazarın bir Başköylü (Aralıklı) olduğu eğilimi güçleniyor.

11. Başka bir yalan: “Erzurum Kongresi’ne, Iğdır Milli Komitesini temsilen Meşhedi Bilal (Toksöz), Sultanabadlı Muhtar Bey ve Hüseyin Zengi katılmışlardır.”

Bir taşla iki YALAN: Birincisi, Erzurum Kongresi toplandığında Iğdır’da “Iğdır Milli Komitesi” adında bir örgütlenme yoktur. Aslında böyle bir komite asla var olmadı. İkincisi; Iğdır’dan Erzurum Kongresine kimse delege olarak katılmamıştır.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılmıştır. O yıllar Iğdır, Osmanlı yönetiminde değildir. Kongreye sadece Osmanlı yönetiminin olduğu bölgelerden delegeler katılmıştır. Diğer yandan 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihlerinde Iğdır’da Kaça-Kaç ve katliamlar yaşanmaktadır. Azeri ahali ya İran Azerbaycan’ına kaçmakta ya Melekliye sığınarak Hacı Ali Ekber Tufan’ın himayesine girmekte ya da soykırımına uğramaktadır. Iğdır’ın derdinin başından aşkın olduğu ve herkesin can derdinde olduğu böyle bir zamanda kimsenin Erzurum Kongresini umursadığı yoktur.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen hadi varsayalım ki Iğdır’daki Müslüman ahali bir araya toplandı, Meşhedi Bilal Toksöz, Sultanabadlı Muhtar Bey ve Hüseyin Zengi’yi Erzurum Kongresine gönderdi (nedense hepsi de Azeri kökenli???). Erzurum Kongresine katılanların listesine aşağıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz: (https://tr.wikipedia.org/wiki/Erzurum_Kongresi_delegeleri_listesi)

Bu listede görebileceğiniz gibi Kars, Ardahan ve Iğdır doğumlu kimse yoktur. Kars’tan Fahrettin Erdoğan katılmıştır ama o Sivas doğumludur yani Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde doğmuştur.Erzurum Kongresi başladığında Cenubi Garbi Geçici Hükumeti yıkılmıştı. Bu nedenle Elviye-i Selâse’yi temsilen Fahrettin Erdoğan ve yanındaki heyet Erzurum’a gitmiş, kongreye katılabilmek için 19 Temmuz 1919 tarihinde Kongre Başkanlığına müracaat etmiş ancak bu müracaatları geri çevrilmiştir. Bunun başlıca nedeni Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyetinde Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Fahrettin Bey’in ismi listede olduğu halde Malta’ya sürgünden kurtulmuş olmasıydı. Yakalansaydı derhal Malta’ya gönderilecekti.

Unutmayalım ki Kongre sırasında İngiliz Komiseri Yarbay Rawlinson kongredeki gelişmeleri yakinen izlemektedir.  Hatta öyle ki kongre tamamlanmadan bir gün önce, 6 Ağustos’ta, İngiliz Komiseri Yarbay Rawlinson Mustafa Kemal ile üç buçuk saat süren bir görüşme yapar. Mustafa Kemal, Rawlinson’a o gün kabul edilen “Milli Misak” hakkında bilgi verdikten sonra, ertesi gün son şeklini alacak olan beyannameyi telgrafla göndereceğine söz verir. Beyanname metni kamuoyuna açıklanmadan önce, 7 Ağustos’ta, Kazım Karabekir tarafından Rawlinson’a telgrafla ulaştırılmıştır. Anlayacağınız Rawlinson onayı olmadan ne Kongre toplanabilirdi ne de Kongre bildirisi yayımlanabilirdi veya Rawlinson isteseydi Kongreyi dağıtabilirdi. Gerçi direniş ve çatışma olurdu ama dönemin koşullarını dikkate alırsak, bu direniş uzun sürmeyecekti. Bu gerçek bizden hep saklandı!

Yarbay Alfred Rawlinson

İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olmayanların Kongreye katılmasına engel olmuş hatta Osmanlı vatandaşı olmasına rağmen Elviye-i Selâse’yi temsilen Erzurum’a gittiği için Fahrettin Erdoğan hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. Fahrettin Bey, Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti’nin kurulmasına öncülük eden Cihangiroğlu İbrahim Bey’in Cumhurbaşkanı olduğu hükumette Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanı) görevini üstlenmişti. Malta’ya sürgün edilmekten kurtulmuştu ama her yerde aranıyordu.İngilizler Fahrettin Erdoğan’ı yakalayıp Malta’ya göndermek istiyorlardı. Fahrettin Erdoğan, Kongre çalışmalarına katılamadı, köşe bucak kaçarak gizlendi. Oltu’ya kaçtı.Kongreye delege olarak katılamadığı halde sonraki yıllar “onursal delege” olarak ismi listeye eklenmiştir. Koşullar böyleyken, bizim usturuplu sahtekar yazarımız, güya Iğdır’dan gelen üç kişilik heyetin ellerini kollarını sallayarak Kongre’ye delege olarak katıldığını yazmakta sakınca görmez.

İşin ilginç yanı Iğdır, yanı başında kurulan Aras Türk Cumhuriyeti ve Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyetine delege gönderemezken, Erzurum Kongresine delege göndermesi tuhaf kaçıyor.

EK BİLGİ: ELVİYE-İ SELÂSE NEDİR?

Arapça, “selâse” kelimesi “üç” anlamına gelir. Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti idari yapısında Vilayet ile Kaza arasındaki birime Liva deniyordu. Diğer adı Sancak’tır. Sancak yöneticilerine Mutasarrıf (Kaymakam) adı verilir. “Liva” kelimesinin Arapça çoğulu “Elviye” dir. Bu durumda Elviye-i Selâse kelimesi “Üç Sancak” anlamına gelir. Bunlar Kars, Ardahan ve Batum’dur. Bu üç sancak 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Rusların kontrolüne geçer. Iğdır bu bölgeye dâhil değildir çünkü Iğdır yani Sürmeli bölgesi1828 tarihinden beri Rusların yönetiminde kalmıştır. Üç Sancak, 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla yeniden Osmanlı topraklarına katılır ancak 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi uyarınca Osmanlılar bu bölgeyi boşaltmak zorunda kalırlar.Bunun üzerine Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti kurulur ama Erzurum Kongresi toplandığında bu Cumhuriyet İngilizler tarafından dağıtılmıştır. Fahrettin Erdoğan, Elviye-i Selase’yi temsilen katılır ama “Elviye-i Selase” ismiyle ne bir komite ne de bir örgüt vardır. Fahrettin Erdoğan bir anlamda kendisi çalıyor kendisi oynuyor konumundadır.

Fahrettin Erdoğan

Ali Rıza Ataman

Diğer yandan Erzurum Kongresine katılanlara kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Iğdırlı bu ailelerin ellerinde İstiklal Madalyası var mı? Iğdır’da İstiklal Madalyasına layık görülen tek şahsiyet 23 Nisan 1920 tarihinde açılan BMM’ne milletvekili olması nedeniyle aslen Kağızmanlı olan Ali Rıza Ataman’dır. Asker kökenli Ali Ilgaz’ın Berat ve Gazilik madalyası aldığını biliyoruz ama Ali Ilgaz Iğdırlı değildir. Belediye binasına ilk Türk bayrağını çeken Ali Ilgaz’ı rahmetle anıyoruz.

Ali Ilgaz

Eğer dikkatinizi çekiyorsa Meşhedi Bilal Toksöz burada yine karşımıza çıkıyor. Daha önce de Şefi Öcal’ın da Erzurum Kongresine katıldığını iddia edilmişti. Ne yapabilirim ki? Yalanlar sağdan-soldan her yandan üzerime üzerime geliyorlar.

Muhterem yazarımız kafasına Meşhedi Bilal Toksöz’ü kahraman yapmayı koymuş ya, Meşhedi Bilal Toksöz’ün Erzurum Kongresine katılmasını artık normal (!) karşılıyoruz değil mi? Varsayalım ki Sultanabat beylerinden Muhtar Bey de Erzurum Kongresine gitmiş olsun. Üçüncü şahıs yani Hüseyin Zengi kimdir?

Soyadı Zengi olan bir aile vardır. Aslen Ermenistan’ın Zengibasar köyünden olan Merhum Cabbar Bey ve çocukları (Kerem Zengi, Feyzullah Zengi, Kasım Zengi ve Paşa Turan) 1920 tarihinden sonra Iğdır’a gelip yerleşmişlerdir. Hüseyin Zengi de bu ailedendir ve Iğdır’a Erzurum Kongresinden sonra gelip yerleşmiştir. Bu durumda Hüseyin Zengi’nin Erzurum Kongresine katılması zaten mümkün görünmemektedir.Bu söylediklerim bir gerçekliği gözardı etmemize neden olmamalıdır. Zengi ailesine mensup bir şahsiyet Taşnak çetelerine karşı amansız bir mücadele vermiştir. Bu isim, Merhum Kerem Zengi’dir.

Kerem Zengi

Erzurum Kongresiyle ile ilgili olarak son bir detayı eklemek istiyorum. Bu konuda en kapsamlı çalışmayı Prof. Dr. Haluk Selvi yapmıştır. Milli Mücadele’de Erzurum (2000) başlıklı kitabı uzun zamandan beridir elimin altında olan değerli bir çalışmadır. Konuya ilgi duyan okuyucularıma tavsiye ederim.

12. On ikinci maddede attığı yalanlardan yorulan yazar kendisiyle çelişmeye başlıyor. Şöyle bir ifade var: “1917-1920 yılları arasında Ermeni işgali altında kalan Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde bu işgalden kurtuldu ve bu tarihten itibaren de Batı Cephesi’ndeki savaşlara destek verdiler.”

Hâlbuki beşinci maddede yazar Iğdır Milli Komitesinin Ermenileri Aras’ın sağ tarafına geçirmediğini ifade etmişti. Şimdi de gerçeği ifade ediyor: “Iğdır 1917-1920 yılları arasında Ermeni işgali altındadır.” Evet, doğrudur. Bu tarihler arasında Sürmeli (Iğdır) ovasına Ermeniler hükmediyordu. Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo, Kerem Bey ve Şamil Bey dağları mekân edinerek Ermeni güçlerine karşı direniyorlardı. Anlaşılan yalanını unutan bir yazarla karşı karşıyayız. Amaç okuyucunun zihnini allak bullak etmek, kasıtlı tezleri araya sıkıştırmaktır.

SONUÇ:

Yukarıdaki metnin 1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanundan sonra kaleme alındığını biliyoruz çünkü metindeki şahıslar soyadları ile tanıtılmıştır. Bu yazının geriye dönük olarak 70’li yıllardan sonra yazıldığı büyük bir ihtimal dâhilindedir. Bu kadar kısa bir metinde 12 TEMEL HATA olduğunu görmek çok rahatsız edici bir durumdur. Ayrıca Aralık Belediye Başkanlığı yapmış ve halk arasında saygın bir yeri olan Merhum Meşhedi Bilal Toksöz’ün ismini kendi kötü niyetlerine ve tahrifat dolu planlarına alet etmeleri ayrıca bir üzüntü kaynağıdır.

Buradan tüm öğrencilere, araştırmacılara ve okuyuculara sesleniyorum: Kaynak ne olursa olsun kuşkucu ve sorgulayıcı olmak zorundasınız. Anlıyorum öğrencilerin en büyük derdi bir an önce tezlerini vermek ve kabul ettirmektir. Gönülleri rahat ve kendilerinden emin bir şekilde TBMM Arşivlerini tezlerine referans olarak eklemektedirler. Ancak yanlışlar ve tahrifatlar,yazılan tez ve kitaplarla bir virüs gibi yayılmaktadır.

Çağrıda bulunuyorum:

  1. Metni yazan suçlu,  AYAĞA KALK ve HESAP VER!
  2. TBMM’ne sesleniyorum: Bu yazı derhal arşivden çıkarmalıdır.
  3. Öğrenciler ve araştırmacılar! Ucuza kaçıp, sorgulamadan arşiv bilgilerini referans alırsanız, tarihin eli yakanızda olacaktır. TBMM Arşivinde Iğdır’la ilgili bilgiler kasıtlı ve şovenist kalemlerden çıkmış tahrifat ve yalanlarla doludur.

Merhum Gurci Selçuk, Türkçe bilmeyen 90 yaşında bir Kürt kadınıydı. Okul yüzü görmemişti. Yayınlamış kitapları falan da yoktu. Aynı şekilde Merhum Hamza Aygün de Ortaokul mezunuydu. Okur-yazardı ancak kitap falan yayınlamış değildi. Iğdır Sevdasında kendilerine yer verdiğim bu iki güzide insanın anlattıkları, TBMM’nin arşivlerinden bin kat daha değerlidir. Halkın sözel hafızası olduğu gibi aktarıldığında yazılı belgelerden çok daha kıymetlidir. Araştırmacı arkadaşlara mutlaka saha çalışması yapmalarını tavsiye ediyorum.

Bütün bunları söyledikten sonra Merhum Hacı Ali Ekber Tufan ve Şefi Öcal’ın kendi kalemlerinden çıkan ve Mecit Hun’un PAMUKOVA gazetesinde 1954 yılında yayımlanan hatıralarını tekrar okuyucularımın dikkatine sunuyorum. Ayrıca Mecit Hun’un kendi kaleminden yine 1954 yılında kaleme alınmış olan, 1920 yılına ait kısa bir yazısını da eklemeyi uygun gördüm.

HACI ALİ EKBER TUFAN’IN HATIRALARI (KENDİ KALEMİNDEN)

PAMUKOVA GAZETESİ: 17 Kasım 1954Yıl: 1 Sayı: 45

SAHİBİ MECİT HUN

KURTULUŞ MÜNASEBETİYLE

Hacı Ali Ekber Tufan ve Mecit Hun

“1905 yılında Türklerle Ermeniler arasındaki gerginlik ve mücadeleden sonra Millî hissiyatın (duygunun)  uyanması ve İslâm-Türk âleminin(dünyasının) ittihada(birliğe) karşı temayül (eğilim) göstermesi mevzuunda (konusunda) sarf ettiğimiz gayretler ve yapmış bulunduğum naçizâne (çok küçük) hizmetlerden bahsetmeyeceğim. Ancak kurtuluşun bazı hatıralarından bahsetmeyi faydalı addetmekteyim (görmekteyim).

(NOT:  “Naçizane” kelimesiyle Merhum Hacı Ali Ekber Tufan olağanüstü gayretlerini bize alçak gönüllü bir şekilde sunmaya çalışıyor. Bu da O’nun büyüklüğünü gösteriyor. Mücahit.)

1334 (1918) yılında Ordumuz Kafkasya ve İran’dan çekilmiş veFırka kumandanı Ali Kemal Bey, Binbaşı Mehmet Bey’den halkı teşkilâtlandırmak üzere 4 kişi istemişti.

Mehmet Bey’in de tensibiyle(uygun görmesiyle) Hamit Bey oğlu Fettah Güneş, Ali Beyoğlu Tayfur (Brukan Aşiretinden Eli Ağa’nın oğlu Tayfur Kederli. Mücahit), Melekli köylü Ağabey ve ben vazifelendirildik. Cephane ve tüfek ile halkı intizamlı (düzenli) bir şekilde teşkilatlandırmak için subay getirmek üzere Kars’ta Yakup Şefki Paşa nezdinde (huzurunda) bir heyet gönderilmesi kararlaştırıldı.(Bu cümleden de anlaşılıyor ki bu tarihe kadar Iğdır veya Melekli’de her hangi bir teşkilat yoktur. Mücahit)

Giden heyet, merhum Ali Eşref Bey (Güneş) ve Revanlı Rıza Bey’lerdi. Yakup Şefki Paşa o günkü vaziyet icabı yardımda bulunamadığından heyet eli boş dönmüş ve maneviyatları kırılan halk da Iğdır’ı terk ederek İran’agitmek zorunda kalmıştır. Çobankereli ve RevanlılarXoy’da; Saraçlılar, Gödekliler ve Ahuralılar da Karaköse ve Erzurum’da yerleştiler. Tabii zayıf kalan bizler de teşkilâtı (örgüt) kurmağa muvaffak  (başarılı) olamadık.

(Merhum Hacı Ali Ekber Tufan kendi kaleminden teşkilat kuramadığını yazıyor ama şovenist ve ırkçı yazarlar bütün örgütlenmeleri O’na mal etmek için yapmadıkları tahrifat ve uydurmadıkları yalan kalmamıştır. Mücahit)

Bu arada ben ailemle birlikte Şeril’e, akrabalarım Esat, Kurban,Medet ve Celil de Doğubayazıt’a gittiler. Bir müddet sonra gelip bizi de İran tarikiyle (yoluyla) Doğubayazıt’a getirdiler.

Bu arada Ermeniler, Iğdır ve civarında Müslümanları tazyike (baskıya) ve katliam hazırlıklarına başladılar ve Türklerin en çok barınağı olan Melekli’yi Kire (yani Ağrı Dağı) tarafından muhasara etmişlerdi (kuşatmışlardı). O zaman Beyazıt’ta muhacir (göçmen) olarak bulunan Söğütlü Mahallesinden Tüccar Abbas’a birlikte Fırka kumandanı Cavit Bey’e giderek vaziyeti anlattık. Birkaç günlük intizardan sonra bizebir şey yapamayacağını ancak aşiret reisleriyle görüşmemizin faydalı olacağını resmen bildirdiler.

 Derhal, bilahare (daha sonra) Bayazıt Mebusu Şevket Bey’e başvurduk. Şevket Bey, Şeyh İbrahim Bey, Abdülvahap Bey ve Zorzade İzzet Efendi’yi çağırarak kısa bir müşavereden (danışmadan) sonra bizzat kendisi de iştirak etmek suretiyle Melekli’yi kurtarmaya karar verdiler. Fakat Şevket Bey’in bu hareketi tahrirat kaleminden (yazı işleri bürosundan) istifasını icap ettirdiğinden yerine,BroHesso Telli namıyla maruf (bilinen) İbrahim Ağa gönderildi.

Giden bu aşiret kuvveti Ermenilere büyük telefat (can kaybı)vererek 3000’e yakın Türk’ü kurtarıp Erhacı’ya getirdiler.O zaman Ermeniler de katliama başlamıştı. Kılıçtan ve zulümden kurtulanlar Erhacı’ya sığınıyordu.

Kerimbeyli’de Cengiz Bey adında bir subayımız teşkilât (örgüt) kuruyor ve bir taraftan da Bulakbaşı mevkiine asker gönderiliyordu. Bu yeni teşkilatlanma Erhacı’ya da sirayet etti (yayıldı) ve buradaki dağınık kuvvetler talimli (eğitilmiş) bir şekilde bir arayagelmek üzere askere gönderildi. Erhacı’daki teşkilâtta Hacı Xanlar(Hanlar) Bey, ŞefiÖcal, Melekli Mirza Memet oğlu Hasan ve Ali Hüseyin oğlu Hanife’nin büyük emekleri var. Bunlar bir taraftan da erzak topluyorlardı. Birkaç gün sonra Erhacı’daki yığınak Iğdır’a taarruz etti. Evvelâ bu cemaati (kalabalığı) asker zanneden Ermeniler kaçmışlarsa da bilahare (daha sonra) vaziyete muttali (bilgi sahibi) olarak tekrar Iğdır’a döndüler. Bunun üzerine Erhacı’daki halk Orgof’a çekilmek zorunda kaldı. Buradan Bayazıd’a gelinerek İran’a geçildi.

İşte bu suretle gerek Ermeni mezalimi (zulmü) ve gerekse erzak noksanlığı yüzünden bütün Iğdır halkı İran’a çekilmişti. Bizler ekseriyetle Hoy civarında olan Senger, Tazeköy ve Kişmiş Tepe’de yerleştik. Kışı burada geçirdikten sonra tekrar Beyazıd’a geldik. Bu sırada Ordu, Iğdır’ın işgali hazırlığına başlamış ve Gündeli Süleyman birkaç neferle birlikte yanlarında Melekli Cevat Han, Abdullahoğlu Yusuf ve Salman oğlu Feyzullah oldukları halde Bayazıd’a geldiler.

Iğdır üzerine yürüyen Askeri kıtada kardeşim Eset, Bahçeli oğlu Hüseyin, Abbas oğlu Haşim de gönüllü bulunuyordu. Birinci defasında Iğdır’ı alamadık.İkinci seferde aşiret Alaylarının (Hamidiye Alayları) iştirakiyle (katılımıyla) Iğdır 12 Kasım 1920 tarihinde işgal edildi.

(NOT: Değerli okuyucular! Merhum Hacı Ali Ekber Tufan anılarında net bir şekilde örgüt kurmaya başarılı olamadığını ifade ediyor. Iğdır İcra Komitesi, Iğdır Milli Komitesi veya Iğdır Cumhuriyeti gibi isimler Hacı Ali Ekber Tufan’ın vefatından sonra uydurulmuş ve literatüre kasıtlı olarak sokulmuştur.  Ayrıca Meşhedi Bilal Toksöz’ün adı sanı hiçbir yerde geçmez. Mücahit)

MERHUM ŞEFİ ÖCAL’IN HATIRALARI (KENDİ KALEMİNDEN)

KURTULUŞ HATIRALARI 

PAMUKOVA GAZETESİ  15 KASIM 1954 Yıl: 1 Sayı: 44

“Iğdır’ın kurtuluşu 12.11.1954 günü arzu ettiğimiz bir canlılık ve heyecanla kutlandı. Yapılan temsili gösteri ile 34 yıl öncenin hatırasını ve o mutlu günün heyecanını yaşadık. Çocuklarımız o güne ait hatıraları milli hisleriyle mecz ederek (birbirine katarak) kürsüden bizlere naklettiler.

Konuşanlardan birisi de Mecit Hun’du. Kurtuluşun kahramanlarından bahsettiği zaman benim de ismimi söyledi. Fakat belki de zamanın darlığı sebebiyle olacak, daha birçok isimler vardı. İşte bu isimlerden bahsetmek ve bizzat yaşadığım kurtuluş gününü en sahih (doğru) şekilde nakletmek için hatıralarımı neşre (yayınlamaya) karar verdim.

Kurtuluşa takaddüm (önce gelen) eden günlerde bizler Ermeni zulmünden kurtulmak için D.Bayazıt’a kaçmıştık. Orada toplanarak Alay Kumandanı Firuz Bey’e derdimizi dökmeye karar verdik. Firuz Bey, Iğdır’ın işgali için emir almış ve fakat vesait (deve, at gibi taşıma araçları)olmadığından hareket emrini veremiyordu. Kendisine aç ve çıplak olduğumuzu, evlerimiz ve köylerimizin düşman işgali altında bulunduğunu söyleyerek yardımını istedik. Firuz Bey,mevcut imkânsızlıkları bize anlattıktan sonra eğer Başköy civarında bulunan Çobankerelilerin develerini temin ederseniz sizi yuvanıza ve toprağınıza kavuşturacağız dedi. Bu vazifeyi derhal üzerime aldım. Benle refakatime (yanıma) verilen iki eri Başköy’e ulaştırmak üzere Ağrı eteklerindeki aşiret reislerine(liderlerine) hitaben birer mektubu Firuz Bey’den alarak hareket ettik. Mektuplar Merhum Ali Mirza (Yiğit), Ahmet Şemo (Hun) ve Gur Hasso’nun kardeşi Yusuf’a verilecekti. İlk geceyi Ahmet Şemo’nun evinde geçirdik. Bizi çok iyi karşılayarak lâzım gelen yardımı yaptıktan sonra Ali Mirza’nın evine gönderdi. Ertesi günü Yusuf Ağa’nın da mektubunu verdikten sonra onların verdikleri adamlarla Başköy’e yardım ve Çobankereli Hacı Cafer oğlu Mehmed’in evine gittim.

Kelbayı namıyla maruf (bilinen) Hacı Cafer oğlu Mehmet’le karşılaşırken muhaceret (göç), harp (savaş) ve sefalet içinde bunalan bizler birbirimize sarıldık. Kelbayı Mehmet, gelişimin sebeplerini sordu. Kendisine bizce çok mühim olan bir ricada bulunacağımı söyleyerek, Alay Kumandanı Firuz Bey tarafından gönderildiğimi, Iğdır’ı işgal etmek üzere yapılan askeri hazırlığın vesaitsizlik (at, deve gibi araçların eksikliği) yüzünden geri kaldığını, şayet develeri bir müddet için bu hizmete verdikleri takdirde Iğdır üzerine yürüneceğini izah ettim. Kelbayı Mehmet derhal amcası oğlu Meşedi Elekber ile konuşarak dedi ki, ‘Bizler seni Çarlık Rusyası’ndan beri tanıyoruz ve sana sonsuz inancımız var. Türk askerine develerimiz değil evlâtlarımız da fedadır.’

Derhal deve sahipleri çağrıldı. Kelbayı Mehmet onlara vaziyeti şöyle anlattı: ‘Kardeşlerim, benim çadırımda oturan adam Iğdırlı Şefi Bey’dir. Yanındakiler de iki Türk neferidir. Ordumuz Iğdır üzerine yürümek istediği için bizden yardım bekliyorlar. Erzak ve cephaneyi taşımak üzere develerimizi göndereceğiz. Onun için herkes develerini hazırlasın yarın erken saate Bayazıd’a yolcu olacağız.’

(NOT: Değerli Okuyucular! Merhum Şefi Öcal binbir zahmet yollara düşüp Aralık üzerinden Çobankere köyüne ulaşmaya çalışırken, Aralıklı Meşhedi Bilal Toksöz acaba neredeydi? TBMM arşivinde her yerde Meşhedi Bilal Toksöz’ün ismi var. Bu isim sonradan arşivlere eklenmiş, arşivlerde tahrifat yapılmıştır. Asıl kahramanlar gördüğümüz gibi Hacı Ali Ekber Tufan ve Şefi Öcal’dır. TBMM arşivlerinde Sultanabat Beylerinden Şefi Öcalismi yerine Sultanabatlı Muhtar’ın ismi geçiyor. Bunlar kasıtlı tahrifatlardır. Mücahit)

MECİT HUN’UN KENDİ KALEMİNDEN 1920 YILI

RESİM: Mecit Hun

“1920 yazından itibaren Iğdır’daki milli kuvvetler de teşkilatlanmaya (örgütlenmeye) başlamıştı. Henüz teşkilatlanmış bulunan iki fahri (gönüllü) Alay, 8.Alayla birlikte Kamışlı (Selim) istikametinde ilk taarruzu(saldırıya) Eylül 1920 de yaptı. Ermeniler eski huduttan tamamen püskürtülüp Iğdır ovasına ve kısmen Aras nehrinin ötesine atıldıktan sonra teşkilatçı (örgütçü) ruh bütün Aras boyuna hâkim oldu.

Karaköse’deki (Ağrı) Hamidiye Alayları da Iğdır üzerine yürümeye başladı. Ekim 1920’deki vaziyet şöyle idi:

Karakale-Küllük hattı Hasanali Bey oğlu Şamil Bey (Ayrım) idaresindeki fahri (gönüllü) Ayrım;

Karakale-Tuzluca hattı Eyüp Papa oğlu Resul Bey idaresindeki Hamidiye alayları;

Küllük-Iğdır hattı Liva (Tugay) kumandanı Abdulkerim Bey idaresindeki bir Süvari Bölüğü ve 4 top;

Orgof-Erhacı-Halfeli hattı Hamit Beyoğlu Kerem Bey (Güneş)idaresindeki fahri (gönüllü) Zilan;

Kültepe-Yarmalar hattı Şeyh Abdükadir (Kotan) idaresindeki Celâli Hamidiye;

Karakoyun-Taşburun hattı Ahmet Beyoğlu İsa Bey (Konyar) ve İbrahim Ağa (BroHeski Telli) idaresindeki iki Celâli Hamidiye;

Taşburun-Hasanhan hattı da Ali Mirza Bey (Yiğit)idaresindeki fahri Celâli Alayları tarafından tutulmuştu.

Iğdır-Taşburun hattındaki mahalli (yerel) kuvvetler (Ali Mirza Bey) Karakoyun tepelerine yerleştirilen 17. Alay komutanı Firuz Bey idaresindeki askeri birliklerle Gilesorlu Veli Bey, Gergerli İsrafil Bey (Emekli Baştabip İsrafil Gökçe) ve Hüseyin Bey idaresindeki Saraçlı Hamidiye alayı ile takviye edilmişti.

Fırka kumandanı Cavit Paşa’nın karargâhı Orgof’ta idi.Yerlerini muntazam bir şekilde alan askeri ve mahalli kuvvetler bir müddet Kars’ın kurtulmasını beklediler. Fakat ufak tefek çarpışmalar oluyordu.

Ermeniler ise Milli Mücadele kuvvetleri karşısında mukavemet (direniş) edemeyeceklerini anlayınca Aras’ı geçerek ufak bir kuvvetle Iğdır’ı savunuyorlardı. Nihayet 5 Kasım’da akdedilen (karşılıklı anlaşma)  7 günlük bir mütarekeden (ateşkesten) sonra üç istikametten Iğdır üzerine yürüyen Kurtuluş kuvvetleri Anavatanın bu köşesini işgal ettiler. Kasabada Ermenilerin askeri kuvvetleri olmadığı için çarpışma olmadı ve bu suretle Iğdır 34 yıl evvel bugün Anavatana ilhak edildi. ”

(Mecit Hun da Iğdır’ın boş teslim alındığını yazıyor. Kim şehit düşmüş anlamakta zorlanıyorum. Mücahit)

(NOT: Mecit Hun’un, 1954 yılında daha kirvesi Hacı Ali Ekber Tufan hayatta iken kaleme aldığı bu yazısında,Şamil Bey haricinde Azeri kökenli başka bir sivil milis gücünün veya şahsın ismine rastlamıyoruz. (Şamil Bey’in ikinci hanımı Kürt kökenli olduğu için Tuzluca’daki Şemkan aşireti Şamil Bey’in emrindeydi)

İsterseniz burada bir parantez açıp Merhum Ziya Ayrım’ın babası Şamil Beyle yaptığı kısa sohbetine yer vermek isterim:

“Babamla kol kola tepeden inmeye başladık. ‘Baba niçin bir Kürt’le evlendin’ diye sordum.

‘Oğlum o evliliği yapmasaydım sizler olmazdınız. Diğer yandan düşman güçlüydü. Aşiretle güç birliği yapmamız gerekiyordu.’

Şimdi tekrar devam edebiliriz:

Eğer Iğdır’a girileceği günler (1920 yılının Kasım ayının ilk haftaları) Hacı Ali Ekber Tufan, Şefi Öcal veya diğer şahsiyetlerin yönetiminde ciddi bir milis gücü olsaydı, hiç şüphem yok Mecit Hun hiçbir ayrımcılık düşüncesi içinde olmadan onların isimlerine de yukarıdaki yazısında yer vermiş olacaktı. Böyle bir gücün olmadığını zaten Merhum Hacı Ali Ekber Tufan kendi hatıratında bize aktarıyor. Okuyucumun şunu bilmesini istiyorum ki Mecit Hun, yarı-göler olan ailesi Nisan/Mayıs ayında yaylaya gittiğinde kirvesi (EsadaMazan lakabıyla bilinen) Meleklili Merhum Esat Ogan’ın evinde kalarak okul hayatına devam etmiştir.Hatta askerlik öncesi ve dönüşü Ortaokulda öğretmenlik yaptığı yıllarda da Merhum Esat Ogan’ın evinde kalmıştır. Mecit Hun’un Iğdır’da kendisinden yardım aldığı ve güvendiği en önemli isim Merhum Talat Tufan’dı. Bu dostluk vefatlarına kadar hep devam etmiştir.

Gerçek acı ama kabullenmek zorundayız. Ne Iğdır Cumhuriyeti ordusu, ne Iğdır İcra Komitesi ordusu, ne Melekli Cumhuriyeti ordusu, ne Iğdır Milli Komitesi ordusu yoktu. Hele hele Meşhedi Bilal Toksöz hiç yoktu. Sakın bana, Meşhedi Bilal Toksöz veya Sultanabatlı Muhtar Bey’in veya Hüseyin Zengi’nin 40-50 bin askerlik bir orduyla Iğdır’ı veya Aralık’ı kurtardığını söylemeyiniz.

1960’dan itibaren şovenist ve ırkçı yazarların masallarıyla yazılan Iğdır Tarihini artık çöpe atıyoruz ve gerçek kahramanları saygıyla selamlıyoruz.

Huzurunuzda bir kez daha Tufan ailesine ve Nizamettin Onk Bey’e sesleniyorum: Hacı Ali Ekber Tufan Bey’in aziz hatıralarını lütfen olduğu gibi yayınlayınız. Iğdır tarihinin bu önemli belgesi okuyucuyla buluşmalıdır. Merhum Veli Orkun’un IĞDIR TARİH VE COĞRAFYASI isimli kitabının İKİNCİ BASKISINI yayına hazırladım. Yakında okuyucuyla buluşacak. Kitaptaki birçok tezle hemfikir değilim ama kitabı okumayı ve değerlendirmeyi araştırmacılara ve okuyuculara bırakmak sorumluluğumuz vardır. Eğer editörlük veya baskı anlamında yardıma ihtiyaç duyuluyorsa Merhum Hacı Ali Ekber Tufan’ın hatıra defterini kitap olarak halkıma kazandırmak için gönüllü olduğumu kamuoyu huzurunda ifade etmek isterim.Mücahit)

Yalan ve tahrifat okyanusunda boğulan, binbir zahmetle doğruyu ve kimliğini arayan Iğdır’ımıza sabır ve aydınlık dolu bir gelecek temenni ediyorum.

Saygılarımla

Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık