AŞK MI YOKSA

1 yıl önce
318 kez görüntülendi

AŞK MI YOKSA

Güncelleme :08/04/2021

AŞK MI YOKSA



Anam aşk, babam aşk, Peygamberim aşk, Allah’ım aşk, Ben bir aşk
çocuğuyum, Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.” / Mevlana

Aşkın ne olup ne olmadığını yüzyıllardır şairler, filozoflar,
ermişler, bilgeler anlatmaya çalışmışlardır. Bu yüzden de öyle tek bir
tanımının olmayacağı açıktır. Ancak AŞK kimyasal, fizyolojik,
biyolojik, psikolojik gibi bedeni duygular, kadar içsel ve hatta
tanrısal bir duygudur.
Kristalize olmuş, yoğunlaşmış, her türlü nefisten, çıkardan,
beklentiden, umurdan arınmış, rafine bir duygu konsantrasyonudur.
İnsanın bedenine, ruhuna, bütün dünyasına düşmüş bir közdür. Ve hiçbir
itfaiye onu söndüremez. Bu ister karşı cinse, ister doğaya, ister
Tanrı’ya olsun. Niteliği ve karakteri yapısı aynıdır.
İnsana acı çektiren ve bu acıdan da hoşnut kılınan yegane istemdir.
Bu girişten sonra şöyle bir şairler düşünürler dünyasında gezinelim

“Ömrüm boyunca bana hükmeden sen ol” diyen Nicolaus aşkı uğruna
köleliği kabul etmektedir.

Lorca ise “Seni sevdiğim gibi sevmek ne güç bir iş” diye haklı olarak
gururlanıyor.

“Ağaçların gölgeleri, ırmakların türküleri var ama
Bu can yalnız diyen” Moguerin yalnızlığını kim paylaşabilir sizce.

Dönelim bizim dünyamıza.
Ünlü aşk ve tabiat şairi Karacaoğlan:

“Döne döne teneşirin üstünde
Yatmayınca gönül yardan ayrılmaz
Ak göğsün üstünde çakır dikeni
Bitmeyince gönül yardan ayrılmaz”

derken ancak ölümün kendisini sevdiğinden ayırabileceğini haykırmaktadır.

“Turalanmış sırma saçın
Çözen benden beter olsun”

derken, sevdiğine kavuşamadığını itiraf edip ona dokunanlara ise beddua eder.
Ya bu şiirinde

“Güzel sevme derler nasıl sevmeyeyim
Sevsem öldürürler sevmesem öldüm”

diyerek her iki halinde ölüm olduğunu vurgular.

Büyük Tasavvuf şairi Yunus Emre:

“Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni”

dediğinde kendi benliğini yok edip Tanrı’ya kavuşmak istediğini belirtir.

“Cennet dedikleri ne ki, bir kaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları, bana seni gerek seni”

diyerek softalarla alay ederek kendi aşkının yüceliğini vurgular.

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil “

“İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise “

diyerek gerçek sevginin, aşkın, ilahi varlığın ve imanın gönülde
yaşayabildiğini buranın kırılmasının ise affedilir bir şey
olamayacağını söyler.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aşk şairi Fuzuli’nin dedikleri pek
farklı değildir özünde.

“Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk (gözyaşı)
Ki gözüm görme ol mah-likadan gayrı “

(Ey kanlı gözyaşlarım yüzümü örtün ki gözlerim o ay yüzlü sevgilimden
başkasını görmesin
Aşk acısının kendisini olgunlaştırıp kemale erdirdiğini sürekli
şiirlerinde anlatır Fuzuli. En sadık aşık kendisinin olduğunu, aşktan
vazgeçmenin Tanrı hükmünü bozmaya çalışmak kadar beyhude olduğunu
sürekli belirtir ve:

“Aşk derdiyle hoşnudum el çek ilacımdan doktor”

diyerek çektiği acıdan memnuniyetini ilan eder.

“Canı canan istemiş vermemek olmaz”

derken ne kadar fedakardır.

Bir de pırıltılı dünyanın aşk anlayışına bakalım
Filanca ile feşmekan aşk yaparken yakalandılar. Sanki dolma ya da
inşaat yapıyorlar.
Filanca aşıklar ayrıldı. Onunla olan aşkımız bitti. Pasaportunu verdim
eline. Yeni bir aşk arıyorum. Onu çok sevdiğimi anladım geri döndüm,
gibi sululuklar, zevzeklikler asparagas gazeteciler için malzeme
olsunlar ama o güzelim aşkı da ayağa düşürmesinler. Zira bunlar için
aşk sadece bir ilişkidir. Yatmaktır. Sekstir. Ve köpeklerin
çiftleşmesi kadar kıymeti yoktur. Çünkü köpeklerinkinde bir doğallık
ve soyun devamı içgüdüsü yatar. Bunlarınkinde ise tamamen şehvet,
bireysellik. Biyolojik boşalma. O kadar. O nedenle de hiç biri tatmin
ve mutlu olamıyor.
Gerçek aşıklar hiç birbirine kavuşmayabilir .Dokunmayabilir.
Sevdiğine kavuşamadığı için aşkını kalbine gömüp bekar olarak göçen
Emirali’yi hatırlayınız.
El ele tutuşup aşkları uğruna boğaz köprüsünden ölüme atlayan gençleri
düşünün ve bir de Bu AŞK yaptık deyip te sadece birleşmeyi, AŞK sanan
zavallılara acımayın. İnsanı insan yapan bu en yüce duyguyu
yaşayanlara selam olsun.
Selam olsun bütün aşıklara, sevmesini bilen gönüllere.

The following two tabs change content below.
Reklam

Yorumlar

  1. asım+keser dedi ki:

    Ahh minel Aşk ve halatihi…Hocam, gönlünüze sağlık kelamınıza dimağınıza bereket…Yine hayli netameli bir eksene o ezel/evvel olana dikkat çekmişsiniz. Okurken, bir kere daha Sürmeli Çukuru’nun kadim demlerine dair nice hatırayı/hatıratı yad ettim, huzurla..hüzünle…Rehmettih Meşşedi Gulu Emmi’nin 93 Harbinden o hazin kaça-kaç’ta o ‘tay’da kalan yarin/yavuklunun deruni hasretiyle anlattığı ve biz hodağ-nöker başına yığışanların her defasında bir ibadet ritüeline dönüşen vecdle huşuyla ağlamaklı dinleyip, kağdan/çenehten dönen güzellere o ulvi hislerle tutulduğumuz masum mütevazı demleri…Çok sonradan tasavvuf okumalarımızda farkettik ki Meşşedi nin en insansı yanıyla deruni hatta lirik bir hüzünle anlattığı hikayesi ve akranı nice Can ın o vuslatsız hikayesi tam da Sera’dan Süreyya ya…Leyla dan Mevla’ya… hasılı Yar’dan Yaradan’a uzanan o muştulu yolun zor zahmet meşakkatli bereketli yolun özü imiş..Hem yar/yare/yara nın aynı kökten aynı heyecan helecanla beslenmesi de bu hali anlatırdı ki…Bundandı ki Anadolunun aydınlık gümrah asırlarında, kadim medreselerde bilhassa tasavvufi ekollerin yek diğerinden beslenen önemli ocaklarında, dergahlarında hala sırrına varılamayan ‘aşk İlmi’ ni içeren o müfredat ve tedrisatın görkeminde yazılan beyitleri yer yer anlamakta güçlük çekiyorduk…Bugün en aydın, çağdaş ortamlarda bile nerdeyse bıyık altı tebessümlerle gölgelenen o beyitlerin, mesela yarin/yavuklunun iki kaşının orta yerini Kıblegah, yarin leblerini Secdegah gören telakkiyi.. Hz Mevlana nın Tanrı ile naz makamında kurduğu o yakınlık/yakinlik ile terennüm ettiği beyitler… Hünkar Bektaşi Veli nin İnsanı insana ayna, can ı can a kıble gören o tasavvurla söyledikleri…Yöre halkının Medresa Sor diye anlattığı, literatürde Kırmızı Medrese olarak anılan Cizre kadim Medresesi Serhocası Melaye Ciziri’nin iki bini aşkın beyitle söyledikleri…mesela ‘ şu Dicle nin üzerinde uçuşan kelebeklerin kanatlarındaki al akıtmadan/gülden rengini alan o leblerin secdegahımdır ey can…’ dediği ruhu ruhaniyeti günümüz nevzuhur aktüel fanilerinin, magazin şöhretlerinin anlamasını elbette bekleyemeyiz ..zira, bu başka, insanın kadim tanımından öte çok öte bir şeydi ve Meşşedi nin, bu nevi vaziyetler karşısında anlattığı hoşça da bir anekdot vardı: yine Anadoluda İnsana dair herşeyin eşyadan kıymetli olduğu; makam mansıp ek gösterge kapital fantazyalarının henüz liyakati örselemediği o gür gümrah demlerde, Aşıkların/Ozanların/Dengbejlerin el oba gezip ahaliyi aydınlatıp gönüllerini şad ettiği o vakitlerde, aşk ilmi/sanatı konusunda mahir şöhretli bir zatın ilçeye avdet ettiği, anlattıklarıyla Can ların Yar dan Yaradan a yeniden yenibaştan donandığının konuşulduğu kahve önünde ileri fırlayan çipil gözlü, at hırsızı kılıklı beynava çopur Cabbarın ahaliye dönerek ‘ Ede axlıyızı usuyuzu yediyiiiz? Be aşg annatmağ nedi, bu ne yaman şeydi başımıza daş yağacağ’ diyerek sözümona aşkı kerih görüp/gösterip, ahaliyi akla daveti karşısında köyün ileri gelen, ‘aklın aklı olsaydı, adı Gönül olurdu’ meşrepli, aydınlık çehreli ve askerliği çavuş olarak yaptığından bu ünvanı keyifle sürdüren Elesker Kişi Hüseyni bir kıyamla karşısına dikilir ve şöyle madara eder:’
    Ede gurumsağ beynava benamus fesad Çopur! Sen heç zad aşığ olmuyupsaan?

    – Oldum, bir keresinde gızı gandırıp kevşende karaağaç kolunun dibine götürdüm tam aşığ olacağtım ki hodağlar kağçılar gördü bizi irezil olduğ, anlayacağınız aşk yaxşı şey değil, hara gedirsiyiz, oturun özümüze okeye durağ…’

    ahhh eziz Hocam…Bozkırın Tezenesinde sazıyla avazıyla ‘Zahidem oyyy..’ diye çığıran Usta ne de hoçça çatmıştı sözü: ” Aklın aklı olsaydı, Adı Gönül olurdu, aga…”

    Hocam tam buracıkta o muazzam avazı da yad etmeli, sanki… Ne de olsa çektikleri onca kahru kasavetten/cevri cefadan, ezadan dolayı sesi/bağrı yanık yurdum fanileri, ‘den ber’ Nuh tan Nebi den beri sazı avazı ile bir türkü havalandırır, yüreğinin harını narını öylece teskin ederlerdi.
    ‘Kaşın mihrabına secde edenler, kamet etmezler.
    Yüzünden gayrı bir veche durup da taat etmezler..’

Yorum Yaz

Yukarı Çık