ANADOLU TÜRKÇE’SİNİN DOĞUŞU

3 ay önce
103 kez görüntülendi

ANADOLU TÜRKÇE’SİNİN DOĞUŞU

21/02/2021

Nice tabur dağıtır ol yosmanın Saç dağıtıp eğmesi kalpağını.

İçip içip kendi elinden anın Durmayıp öpmüşüm ayağını.

Eski Oğuz Türkçesinin en büyük ismi 1240-1320 arasında yaşamış olan Yunus Emre’dir. Hacı Bektaş-ı Veli Velâyetnamesinden ancak menkıbevî hayatı takip edilebilmektedir. Gerçek hayatı çok iyi bilinmemektedir. Birçok yerde kabri (makamı) olduğu için yaşadığı yer de tartışmalıdır. Orta Anado¬lulu olduğu kesindir.

Fuad Köprülü, 1918’de yazdığı “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıf-larda Ahmed Yesevî ile Yunus Emre bağlantısını kurarak Yesevîliğin Tür-kiye’deki tesirlerini ortaya koyar. Bu eserle Yunus Emre Türk edebiyat ve bilim hayatına yeniden doğar.

Şiirlerini aruz ve heceyle yazan Yunus, tasavvuf heyecanını en derinden duyan ve hissettiren; duygu ve heyecanlarını çok sade ve akıcı bir dille an¬latan Türk dil ve edebiyatının müstesna şahsiyetidir. Türkçe onun dilinde dupduru bir su gibidir: Parlak, anlaşılır; fakat coşkun.

Ete kemiğe hüründüm .Yunus diye göründüm

mısraları, tasavvufun vahdet-i vücud ve devriye anlayışını, Tanrı’nın evrimle düzenlediği evren anlayışını iki küçük mısra içine sığdırıveren pat-lamaya hazır bir atom zerreciği gibidir.

Bir garib ölmüş diyeler

 Üç günden sonra duyalar

 Soğuk su ile yuyalar

 Şöyle garib bencileyin

mısraları, bir yandan tasavvufun “dünya gurbettir” anlayışını, bir yandan çokluk içinde insanın yalnızlığını ve bir yandan Yunus’un kimbilir hangi olaylar sebebiyle yaşadığı beşerî yalnızlık duygusunu ölümün soğuk yüzü ile anlatır.       

Yunus Emre’nin duru, saf, fakat derin manalı şiirleri, kendinden sonra¬kileri, özellikle tasavvuf çevresini çok etkilemiş ve bu durum, onun adını kullanan birçok şairin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yunus bize âdeta ço¬ğalarak gelmiştir. Araştırıcılar onun şiirlerini başka Yunus’lardan ayırmak için çok uğraşmışlardır ve bugün de uğraşmaktadırlar. Belki de Yunus bize yine bir vahdet-kesret oyunu oynamaktadır veya hepimizi Molla Kasım yeri¬ne koymaktadır.

İkinci binin başlarına kadar yüzlerce yıl Türklüğe kapalı olan İran, A-

zerbaycan ve Anadolu açılmış; Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlar Türk yurtları hâline gelmiştir.

1.      Seyhun boylarında ve Aral’ın doğusunda yüzlerce yıldan beri yaşamakta olan Oğuzlar; 11-13. yüzyıllar arasında buradan ayrılarak Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlara yerleşmişlerdir.

2.      Bin yıldan beri Balkanların ve Orta Doğu’nun en büyük siyasî gücü olan Doğu Roma yıkılmış, yerini Türk gücü ve onun doruk noktası olan Osmanlı almıştır.

3.      Orta Doğu ve Balkanlardaki bugünkü Türk varlığı ve Türkiye Cumhuriyeti bu hadiseler sonucu ortaya çıkmıştır.

4.      Ve nihayet bu hadiselerin en büyük sonuçlarından biri de Türk dilinde görülmüş, Orta Doğu ve Balkanlarda, Oğuz ağzına dayanan ikinci bir Türk yazı dili doğmuştur.

Hiç şüphesiz Oğuzlar, Seyhun boylarında yaşarken kendi sözlü edebiyatla¬rına malik bulunuyorlardı. O zamanki Türk kültür muhitine (Kâşgar, daha son¬ra Harezm) girebilmiş ve kültürce belli bir seviyeye ulaşmış olan pek az bir kısmı da edebî dil olarak Hâkaniye Türkçesini kullanıyordu. 11. yüzyıldan itibaren İran’a, Azerbaycan’a ve Anadolu’ya gelenler ise bu edebî muhitler¬den iyice uzaklaşmışlardı. Esasen ilk gelenler göçeri oldukları için Hâkaniye denilen edebî dilin kültürünü almamışlar, onu öğrenmemişlerdi. Türkçe olarak bildikleri; yaylakta, kışlakta, ordugâhta, günlük hayatta, sadece sözlü olarak kullandıkları Oğuz konuşma dili, yani Oğuz ağzı idi. Bu dili sadece konuşu¬yorlar ve destanlarında, halk şiiri türlerinde, atasözlerinde, masallarında şifahî bir edebiyat vasıtası olarak kullanıyorlardı. Ama bu tahsilsiz Oğuzlar, daha elli yıl geçmeden, yeni geldikleri bu topraklarda Orta Doğu’nun en büyük devletini de kurmuşlardı: Büyük Selçuklu Devleti. Bu devlete bir dil lâzımdı. Yazışmalar için, edebî eserler için, ilmî kitaplar için kullanılacak bir dil. Geldikleri bu yeni topraklarda iki dili hazır buldular. Bunlardan biri Farsçaydı ve nice zamandan beri edebiyat dili olarak fevkalâde gelişmişti. Üstelik yeni devletin bürokratla¬rından önemli bir kısmının da ana diliydi. Diğer dil ise daha da şanslıydı. Büyük ve samimî bir imanla bağlandığımız yeni dinimizin ve onun mukaddes kitabının dili idi. Arapça birkaç asırdan beri işlenmiş, kaideleri zapturapt altına alınmış, ilmî eserlerin vazgeçilmez dili olmuştu. Kendilerine ait bir kültür ve edebiyat dili olmayan Oğuz Türkleri ne yapacaklardı? Üstelik bir cihan devleti de kur¬muşlardı. İşte bu hazır dillere başvurdular, ilim dili olarak Arapçayı, edebiyat ve devlet dili olarak Farsçayı kullandılar.

Bugüne kadar mes’eleye lengüistik açıdan bakıldığını zannetmiyorum. Lengüistik bakımdan şu soruyu sormamız lâzımdır. Yazı dili geleneğine sahip olmayan bir topluluk, günlük konuşma dilini, birdenbire bir yazı dili olarak kullanabilir mi? Konuyu günümüze aktaralım ve daha müşahhas olarak sora¬lım. Ailesiyle birlikte Kayseri’nin bir köyünden çıkıp Almanya’ya giden bir çocuk; ilk, orta, lise ve üniversite tahsilini Alman okullarında görür ve farzımu¬hal Türkçe yazılmış eserleri, gazeteleri görmemiş, Türk radyo, televizyonunu dinlememiş olursa bu çocuk Türkçe bir makale, bir edebiyat ve ilim eseri ya¬zabilir mi? Elbette bu mümkün değildir. Almanya’da okuyan çocuk eğer hukuk tahsil etmişse hukukla ilgili bir yazıyı Almanca olarak yazabilir; fakat Türkçe yazamaz. Bugün Suriye’de yüksek tahsil görmüş pek çok Türk, Türkçeyi sadece evde, çarşıda konuşabilmekte; yazı dili olarak kullanamamakta¬dır. İşte Selçuklu devletindeki Oğuz Türkleri de böyleydi. Tahsil görenler, medreselerde Arapça ve Farsça tahsil görüyorlar ve yine bu dillerle ilim ve edebiyat yapılan muhitlerde bulunuyorlardı. Türkçenin edebî dil olarak kulla¬nıldığı Kâşgar çok uzakta kalmıştı ve Anadolu’ya gelen ilk Oğuzların Kâşgar’la hiç teması olmamıştı. Dolayısıyla onlardan Türkçe eser vermelerini beklememiz haksızlıktır. 11. ve 12. yüzyılda niçin Türkçeyi kullanmamışlardır di¬yerek onları suçlamak yerine, nasıl oldu da iki asır sonra kendi millî yazı dillerini yarattılar diyerek onları takdir etmek daha doğrudur.

13. yüzyılda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı dili yaratılabilmesinin se¬bepleri şunlardır:

1.      11. ve 12. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu’ya gelen Türkler nüfusça çok kalabalık değildiler. Üstelik Bizans’la ve Haçlılarla savaşarak Anadolu’da tutunma kavgası veriyorlardı. 12. yüzyılda da Oğuz göçleri devam etmekle beraber 13.

yüzyıl başlarında Çengiz’in zuhuruyla, Türkistan’da kalan diğer Oğuzlar da Anadolu’ya gelmek zorunda kalmış ve Azerbaycan’la Anadolu’daki Türk nüfusu asıl o zaman birdenbire çoğalmış, böylece yeni bir yazı dili ihtiyacını ortaya çıkaracak nüfus yoğunluğuna ulaşılmıştı.

2.      Çengiz’in zuhuru, kendisinin ve çocuklarının Batı seferleri, Türkistan’da da mühim değişikliklere sebep olmuş, Kâşgar’daki Türk edebî dil muhiti Harezm’e kadar kaymış, böylece Oğuzlara yaklaşmıştı. Çok uzaktaki Kâşgar ile temas  edemeyen Azerbaycan ve Anadolu’daki  Oğuzlar,  İlhanlılar çağında Harezm’le temas etme imkânına sahiptiler. Üstelik İlhanlı bürokrasisi içinde de

eski Türk edebî dilini kullanan Uygur kâtipleri vardı.

3.      İlk iki asırda gelen Oğuzlar göçeri idiler ve Türkistan’daki edebî dili bilmiyorlardı. Halbuki Çengizlilerin önünden şehirli Oğuzlar da kaçıp Anadolu’ya gelmişlerdi ve bunların hiç olmazsa bir kısmı oradaki yazı dili geleneğine sahipdiler. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Fuad Köprülü, Türkistan’daki edebî dil ile yazan mutasavvıf şairlerin, Ahmed Yesevî ve haleflerinin,Oğuz dervişleri ve bilhassa Yunus Emre üzerindeki tesirlerini göstermiştir.

Mevlânâ’da geçen Türkçe kelime ve şiirler arasında “kiçkinen, öpkine, öler men, tiler men, bar, kop, bolgay, olgay” gibi Orta Asya Türkçesine mahsus kelime ve şekillerin bulunması, onun da Türkistan’daki edebî dil geleneğimizden haberdar olduğunu gösterir.

Prof. Ahmet.B.Cilasun

Aşağıdaki iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirir.
Reklam

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık