50 YIL SONRA: “BİR GÜN MUTLAKA”

2 ay önce
257 kez görüntülendi

50 YIL SONRA: “BİR GÜN MUTLAKA”

04/07/2021

Ataol Behramoğlu ile birlikte

50 YIL SONRA: “BİR GÜN MUTLAKA”

“Bir Gün Mutlaka”, Ataol Behramoğlu’nun 1965 yılında yazdığı bir şiirin adıdır. Yayımlandığında çok ses getiren şiirlerden birisi olarak edebiyat tarihine geçmiştir.

Biliyorsunuz üç köre bir fili dokunarak tarif etmesiyle ilgili bir anekdot anlatılır. Filin burnuna dokunan kör, “fil bir hortumdur” demiş. Kulağına dokunan kör “yelken”,  bacağını tutan da “sütun” diyerek fili tanımlar.  İşte buna benzer şekilde BİR GÜN MUTLAKA şiirinin her mısraını alan da kendince değerlendirmiş ve eleştirmiştir. Bu durum Fakülte öğrenciyken, bizleri meşgul eden, bir anlamda devrimci olduğumuzu kanıtlamaya yönelik başlıca uğraşılarımızdandı.

“Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım” dizesi en çok tartışmaya yol açanıydı. “Hiç devrimci sevişir mi?” sorusunu zihinlerde uyandırmıştı. Bu dize bir burjuva özentisi olarak görülüyordu. Elbette devrimci ahlaka (!) aykırıydı!!!

Genel izlenim böyle iken ben aksini savunuyordum. Arkadaşlar ise inadına bir yaklaşımla aynı teraneyi tutturmuşlardı. Keskin devrimci iddiasında bulunanların tamamına yakını köy çocuğu idi. Karşı cinsten arkadaşları olmamıştı. “Flört” nedir zaten bilmezlerdi. Dolayısıyla öpüşmek de sevişmek de onların devrimci jargonunda tartışmasız bir tabu idi.

Tabii aynı bakış açısıyla tıraş olmak, çimmek, dişleri fırçalamak, güzel giyinmek burjuva özentisi anlamına geliyordu. Filtreli sigara (o yıllar Samsun) içmek bile burjuvalığa bir kanıt olarak gösteriliyordu. Mademki halkımız sarma tütün, filtresiz Birinci sigarası içiyordu o halde devrimciler de en fazla filtresiz Bafra sigarası içmeliydi. Sanki köylülükten, feodaliteden sosyalizme uçarak geçecektik ve hep köylü kalarak Sosyalizmi kuracaktık.

Hani bazı filmlerde Türkan Şoray meyhanelerde, barlarda dolaşıp çiçek satan pekte namuslu kız rollerini oynardı ya.. Diğer yandan bazı filmlerinde masa üstüne çıkıp, gerdan kırıp, göz süzüp, kalça oynatsa bile namus timsali olmasını gölgelemezdi.

Sıcak tartışmalarda söylediklerime itiraz edenleri, “Hepinizi ananız buğday çuvalının içinde bulmuş ” diye tiye alırdım.

Nerden bilebilirdim ki tam elli yıl sonra BİR GÜN MUTLAKA’nın unutulmaz yaratıcısı Ataol Behramoğlu ile Iğdır’da karşılaşacağımı… Daha önce yüz yüze tanışma şansım olmamıştı. Şiirlerinden, yazılarından tanırdım kendisini… Bir de hemşerimiz olduğunu bilirdim.

Iğdır’a kitaplarını imzalama ve okuyucularıyla sohbet etmeye davet edilmişti. Etkinliğin yapıldığı çayevine gidip kendimi tanıttım. Kısa sürede aramızda sıcak bir dostluk bağı gelişti. Sanki uzun yıllar arkadaşmışız gibi, bir sevgi ve içtenlik duygusuyla birbirimize bağlandık.

Sohbetimiz devam ederken ben daha elli yıl öncesinde bile ateşli devrimcilerin katı, saçma ve hayatın gerçeklerine ters, sözüm ona eleştirilerine karşı çıktığımı anlattım. Zaten o kuşağın bütün devrimciliği köy ağalığına karşı çıkmaktı. İnce Memet, Tırpan, Reşo Ağa ve benzeri bütün kitaplar, hala tarım toplumu olan Türkiye’deki köylüleri, halkçı ve devrimci olarak sunmak gibi absürt bir yaklaşıma sahiptiler. Kemal Bilbaşar, “Cemo” isimli kitabında bunlara cevap verir ama yazılanları ne okuyan ne de anlayan vardır . Köylüler yakınıyor:

“Biz ağasız nederiz, ne yaparız, kime gideriz….”

Yani ağa köyün lideridir, koruyucusudur. Köylünün hakkını yedirmeyen, bürokrasiye karşı savunan ve her türlü belaya karşı ona kalkan olandır.

Bizim devrimcilerin “halkçılığı”, köy ağalığı denilen sosyal kurum ile Batının feodal senyörlerini karıştırmalarından başka bir şey değildi.

Sayın Behramoğlu ile bu minval üzere sohbete daldık. Eski ortak dostları yâd ettik. Bana SİVİL DARBE adlı kitabını imzaladı, iç kapağına gönül ferahlatan sözler yazıp kitabı bana uzattı.

“BİR GÜN MUTLAKA GÜZEL GÜNLER GELECEK YURDUMUZA” dileğiyle vedalaştık.

NOT: Ağa kelimesinin değişik anlamları

Ağa sözcüğü başlangıçta askeri ve idari makam adlarıyla birleştirilerek yeniçeri ve sipahilerdeki belli rütbeleri (örn: Kapıkulu Ağası, Yeniçeri Ağası, Çarşı Ağası vb.), padişah ailesine mensup kimi kişileri ve padişahın haremini denetleyen görevlileri (örn: Harem Ağası, Kızlar Ağası, vb.) belirtmek için kullanılırdı. Sonra daha alt rütbelerdeki subaylara ve saygı belirtisi olarak aile reislerine, köy yöneticilerine, büyük toprak sahiplerine verilen bir ad olmuştur.

Ağa, köylerde büyük toprak ve arazi sahiplerine verilen bir unvan, bir sıfattır. Ağalar, sahip oldukları büyük arazilerin ekilmesi, biçilmesi, işlenmesi işini ortakçı veya maraba diye tanımlanan kişiler ve aileler aracılığı ile yürütürlerdi.

Ağa, ayrıca büyük kardeştir, ağabeyidir, abidir, Ağa idarecidir, Ağa idare edendir, Ağa yöneticidir, Ağa yönetendir, Ağa yönetmendir, Ağa koruyandır, Ağa kollayandır. Ağa güvenilendir. Ağa güven duyulandır. Ağa itimat edilendir. Ağa dar günün insanıdır. Ağa dara düştüğünde ilk akla gelen isimdir. Ağa dosttur. Ağa sevendir. Ağa sevilendir. Ağa işverendir. Ağa, aş verendir. Ağa saygındır. Ağa saygınlıktır. Ağa saygın olandır. Ağa, yanında çalışanı koruyandır. Ağa yanında çalışana güvenendir.  Kısacası ağalık öyle kolay bir şey değildir.

BİR GÜN MUTLAKA

Bu gün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra

Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz

Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telaş

Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!

Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz

Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl bitebilir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar

Uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü, temiz bir gömlek giyiyorum

Bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu han-i yağma

Ama yorgunum şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir pardösü

Kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde Vietnamca şiir kitapları

Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları

Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda

Köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum istasyona

Bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya

İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su

Ne yapsam… Ne yapsam her yerde bir hüzün tortusu

Alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma

Ben de çocuktum, sevgililerim olacaktı elbette

Sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi, her şey nasıl ölebilir, nasıl unutulur insan

Ey gök! Senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar

Ne yapsam… Ne yapsam… Dekart okuyorum sonradan…

Sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş Çankaya’ ya 

Bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara

Bir çocuk bakıyor pencereden hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk

Lermontov’ un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra

Ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum, kuş sesleri geliyor kulağıma

Ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni

Sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına

Bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına yüzünün oynamasına 

Ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama

İlençliyorum (lanetliyorum) bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal

almaya

İlençliyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan

İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan

Uzun kış gecelerinden sonra kim bilir nasıl olur her şey 

Uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan

Durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan

Yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü, Türkçe bir yürek kısaca

Beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda

Bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla

Yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara

Aklıma şiiri gelirdi o yaşlı Amerikalının, sonbaharı anlatan şiiri

Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa

Böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokaklara fırlamaya

Kendimi atmak için bir uçurumdan balıklama

Büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden mi ne

Bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya

Anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla(yurt acısı)

Bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar geliyor aklıma

Benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri

Uyurdum. Bir de bakmışsın yeni bir film sinemada, şehirde yeni bir kız, kahvede yeni bir garson

O üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda…

Şimdi ne var hüzünlenecek burada, nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş

Sanki ölecek gibiyim, sanki birazdan polisler gelecek ya da 

Gelip alacaklar kitaplarımı, bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda

Soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz karakola

Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları

Bir kız sessizce ölüyor, sessizce Vietnam’ da

Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya

Uyanıyorum ağlayarak,  bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar,  ey şeyhülislam!

Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bunu söyleyeceğiz bin defa!

Sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla

Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda

Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla

Yürüyeceğiz çoğala çoğala…

Reklam

Yorumlar

  1. Akay AKTAŞ dedi ki:

    Akay kardeş,

    Bu yazıyı neden yazdığını anlayamadım. Yüksek öüren,ime gelmiş köylü çocuklarının cinsellik konusunda ketum davranmalarını, kent kültürünü burjuva kültürü diye yadsımalarını eleştirmek için mi, farklı anlamlara gelen ağalığı onurlandırmak için mi?

    1968 koşullarında düşünülecek olursa, eleştirdiğin kişiler içindeydim. Köylü sigarası ,içiyor, Gazi Eğitim’de tifin bir pantolonla geziyor, başlangıçta tanışma ve mezuniyet gecelerini yadsıyarak, dans edilmesini de burjuva davranışı olarak görüyordum. Şiir yazsaydım “sevgilimle öpüştüğümü” yazamazdım. Bunlar gizli yapılabilecek şeylerdi.

    Bunların altında yatan gerçek, yoksul bir köy toplumundan gelmiş olmaktı. Filtreli sigara almaya zaten paramız yoktu. Mini etek giyen kızları eteklerini uzatmaları gerektiğüine ikna etmeye çalıştığımızı belki hatırlarsın. Bir devrimci olarak köyü, gecekondu halkını kurtarmaya hazırlanıyorduk ve mini etek giyen arkadaşlarımız bunu yapamazdı. Avrupa işçi sınıfı ve Türkiye’de kent küçük burjuvazisinden gelenler için bunlar sorun olmayabilirdi. Ben hâlâ eski davranış kalıplarımın çoğunu koruyorum. Burada esas olan toplumla bütünleşme niyetidir.

    Behramoğlu’nun şiiri, 1968’lerin devrimci üniversite gençliğinin devrimci-anarşist anlayışını yansıttığı kanısındayım. Şiir gene de devrimci edebiyatımızın mihenk taşlarından biridir.

    Ağalık konusuna gelince, kendimizden büyük erkek kardeşimize “aga”, “ağa”i “ağabey” diye hitap ederiz. Ama ağalık ve beyliği ortadan kaldırılması gereken bir sınıf olarak görüyoruz. Köy ağalarına olumlu bir misyon yüklemene anlam veremedim. “Biz ağasız ne yaparız?” diyen yarıcı ve köylülerin bu sözü koruyucu başka güvenceleri olmayan insanların sığınacak bir yer olarak ağaşarını görmelerinin sonucudur. Bu övülecek değil, utanılacak bir durumdur. Bir takım eşkıyanın (İnce Memed gibi) romanlarda olumlu bir anlayışla ele alınmasının nedeni başkadır. İnce Memed köylü üzerindeki zulme başkaldırmış bir tipi temsil eder. Köroğlu gibi. Fatsa’mızın Hekimoğlu’suna da böyle bir misyon yüklenmiştir. İşin aslı, bölgede Gürcü-Türk çekişmesidir.

    Selam ve sevgiyle.

    Zeki Sarıhan

  2. Mücahit Özden Hun dedi ki:

    Değerli Hocam

    Zeki Sarıhan Bey’in yazmış olduğu “eleştiri” babındaki yazısını birkaç kez dikkatlice okudum. Her ne kadar eleştiri oklarını şahsınıza karşı yöneltmiş olsa da dışarıdan bakan üçüncü bir şahıs olarak ben de bir anlamda payımı almış durumdayım.

    Zeki Bey’in eleştirilerini dönemin koşullarını dikkate alındığında haklı görmek mümkün olabilir ama bugünden geçmişe bakarken aynı tavrını hala devam ettirmesinin anlaşılır bir yanı yoktur. Zeki Beyin geçmişteki “devrimci davranış biçimlerini” muhafazakâr bir anlayışla savunmasının nedenini Demokrat Parti’nin Köy Enstitülerini kapatması nedeniyle oluşan “mağduriyet” duygusunun devam ettirilmesinde aramak gerekir.

    Cumhuriyet kurulduğunda hatta daha kurulmadan önce yapılan İzmir İktisat Kongresinde alınan ekonomik kararlar Sovyetler Birliğinin ilk beş yıllık planıyla büyük benzerlikler gösterir. Bu anlamda Türkiye’nin bir gözü hep Sovyetler Birliği üzerinde olmuştur. İsmet İnönü, Sovyetler Birliğindeki Komsomol yapılanmasını esas alarak 28 Aralık 1938’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirdiği Hasan Ali Yücel’le birlikte Köy Enstitülerini kurar. Nasıl ki Genç Komünist Ligi (Komsomol) savaş yorgunu ülkenin restorasyonunda, bakire arazilerin tarıma açılması ve işlenmesinde, kısacası ülkenin yeniden inşasında en etkili bir örgüt olmuşsa benzer şekilde Köy Enstitüleri mezunları da özellikle köylülüğün aydınlatılmasında aynı misyonu üstlenmişlerdir. Tek farkla ki Sovyetlerde eski tarımsal yapı yıkıp Kolhoz Tarım İşletmeleri kurulduğundan Komsomol gençliğin işi kolaydı. Oysa Türkiye’de sosyal anlamda bir Tarım Devrimi yapılmadığından, Köy Enstitüsü mezunlarının birincil görevi yazı ve çalışmalarıyla bu tarımsal devrimi tetiklemekti. Bu anlamda Köy Enstitülerinin vizyonu “köylülük kültürü” tanımı içinde kalmış, devrimin asıl gücü olan işçi sınıfının dünyaya bakış açısından uzak düşmüştür. Sovyetlerde, Komsomol yapılanmasının amacı köylülüğü işçi sınıfının (veya bir anlamda Komünist Partisinin) yedek gücü haline getirmekti. Ancak Türkiye’de Köy Enstitüleri köylülüğü yedek güç olarak görmemiş, Türkiye’deki sosyal ve siyasal devriminin merkezine oturtmuş, bu yüzden tarihsel misyonlarını değişen koşullarda devam ettirememişlerdir. “Etek”, “Filtreli sigara” gibi kavramlar Köy Enstitüsü jargonunda kendisine yer bulmamış ama 1968’li yılların devrimci gençliğinde ve işçi sınıfı kültüründe bu gibi kavramlar doğal karşılanmışlardır.

    Kısacası, Zeki Bey DP tarafından kapatılan Köy Enstitülerinin üzerine oturduğu temel değerlerini bugün de devam ettirmek gibi bir anlayışla hareket etmiş ve bu yaklaşımını şahsınıza karşı yaptığı eleştirinin merkezine oturtmuştur.

    Saygılarımla
    Mücahit Özden Hun

Yorum Yaz


Yukarı Çık